15
Nisan
2011
KEMAL Kılıçdaroğlu aslında bundan çok daha önce yapılması gerekeni yapıp CHP’nin aday listelerinde bazı yıllanmış isimlere yer vermedi ve sabık genel başkan Deniz Baykal’ın çevresinin seçimlere girmelerini engelledi ya…
Milletvekilliği bir meslek, demokrasi denen sistem de milletvekilliğini hayat boyu yapmak olduğu için Meclis’e iki ay sonra veda edecek olan bazı CHP’liler önce şaşırmışlar, sonra hiddet buyurmuşlar ve Kılıçdaroğlu’nun aleyhine ağızlarına geleni söylüyorlar…
Hele, Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş! Öyle bir hiddetlenmiş ki, Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibini “işgalcilikle” suçlamış. Yılmaz Bey “Anadolu’daki işgali CHP kaldırdı, CHP’de işgal güçleri barınamaz!” demiş…
Ne kadar yanlış, nasıl eksik ve ne derece hatalı bir açıklama!
CHP’nin geçmişini Yılmaz Ateş’in sözlerinden öğrenmeye kalkacak olanlar, Türkiye’nin bu en eski partisinin şimdiye kadar sadece Anadolu’daki işgali kaldırmış ama başka bir iş yapmamış olduğunu zannedecek ve son derece noksan bilgilerle donanacaklar…
Başbakanlık lağvedilecek.
Yerine siyo atanacak.
Kışlık başkent Davos…
Yazlık başkent Göcek olacak.
Çankaya Köşkü Nakkaştepe’ye taşınacak, müze yapılacak, Oya Eczacıbaşı’na bağlanacak. Antika değeri taşıyan 29 Ekim, 23 Nisan gibi nostaljik mesajları Raffi Portakal verecek.
5
Mart
2011
Simdiki iktidar eleştiriliyor ya, “gazetecilere ağız açtırmıyorlar” diye..
Doğrudur da, aynı uygulama 28 Şubat döneminde hem cunta generalleri hem de devrin iktidarı Mesut Yılmaz tarafından da yapılıyordu.. O dönemin iki dev medya patronu zaten hem cuntanın hem de iktidarın işbirlikçileriydiler!.. Bu yüzden zaten yazarlar üzerinde patron ve yönetici sansürü hakimdi.. Yazar takımı da, sistemin bereketine (!) uzanmıştı ve matluba uygun yazarak, misal borsa âleminden falan yolunu bulma üslubundan acayip köşe dönüyordu..
Âlemin salağı gene bendenizdim ve başıma gelmeyen kalmıyordu!..
4
Mart
2011
En çok kullanılan “web günlüğü” WordPress’in yorum bölümünde, sosyal paylaşım sitesi Facebook’un yardımı ile ufak bir düzenleme yapalım.
Eklentileri ile sadece web günlüğü olmanın dışında farklı platformda birçok siteye ev sahipliği yapan WordPress, Facebook geliştirici kanalının desteğini alarak yazılarınıza sosyal paylaşım sitesinden yorumlar yapılmasını sağlıyor.
Böylece spam kontrolünün de sağlanabilineceği gibi, kullanıcıların duvarlarında yer alacak olan yorumları sayesinde, sitenize kullanıcıları çekebilirsiniz. Üstelik sitenize dilerseniz beğen butonunu ekleyebilirsiniz.
19
Şubat
2011
Koskoca Kral Altıncı George kekeleyerek konuşurken üstünü başını yırtacak.. Filmciler bunu hikâye yapacaklar.. Üstelik tahtta da o kralın kızı oturacak.. Koskoca Britanya Adası’nda bunu dert eden çıkmayacak.. Cık! Cık! Cık!
Şimdiden ilân ediyorum..
İki vakte kadar Oscar ödülleri dağıtılacak ya! İlânatım ona dair.. Vizyona girer girmez seyrettiğim “The King’s Speech” filminin başrol oyuncusu Colin Firth, kendi dalında büyük ödülü alır..
Daha da kimse onu geçemez..
21
Ocak
2011
SHIT! Kahretsin! Yazı günüm geldi. Birşeyler karalayıp köşemi doldurmak zorundayım… Genel yayın yönetmenime “Yazmam şart mı? Para alabilmek için mutlaka yazmak zorunda mıyım?” diye sordum, “Yazmazsan kuruş vermeyiz” dedi. Çok sinirlendim ve içimden onu öldürmek geliyor!
Evde sabahtan beri düşünüyorum ama yazacak bir konu bulamıyorum. Galiba en iyisi gene Asiye’den bahsetmek! Geçen gün saydım, köşemde son on sene içerisinde tam üçyüz elli yedi bin altı yüz seksen dört defa Asiye’yi yazmışım. Ama ne yapayım, başka konum ve de çarem yok… Asiye benim can simidim, şablonum!
Rahatımı bozmayı hiç sevmem… Konusuz kaldığım günlerde Asiye’den bahsetmek işimi çok kolaylaştırıyor ama bu kadın canımı sıkmaya başladı. Zaten evlendiğimiz günden beri doğru dürüst bir yemek bile pişirmedi. Dün pazara gidip lâhana almış. Akşam, kapuska yedik. “Kapuskayı böğürtlen turşusu ile kaynatırsan afrodizyak gibi olur” diye kaç defa söyledim, dinletemedim. “Tuzu galiba biraz fazla” diyecek oldum ama öyle bir bakış attı ki, korktum. Mecbur kaldım, “Kapuskanın iyisi şap gibi olanıdır. Eline sağlık” dedim. Sofradaki ibrik de canımı çok sıktı ya, neyse…
20
Ocak
2011
İtiraz, muhalefet ve siyasetTunus’ta Yasemin devrimi adı verilen halk tepkisiyle başkan, ailesi ve altınlarıyla gitti. Ertesi gün yeni kabine kuruldu: Milli Birlik Hükümeti. Yeni Başbakan yine bir önceki dönemin Başbakanı olan zat. Savunma, İçişleri, Dışişleri ve Maliye Bakanları da yeni hükümette aynı görevlerdeler.
Muhalefetten yeni kabineye yalnızca üç bakan girebilmiş. Gerek kurulan bu hükümet vesilesiyle gerekse de halkın protesto eylemlerinin sanal mecralarda örgütlendiği ve yayıldığı iddiaları vesilesiyle Tunus örneği bizim için de önemli çıkarımlar ve dersler olanağı sunuyor.
Benim görebildiğim şu: Tunus’ta halkın itirazı ve muhalefeti var ama muhalefetin aktığı bir ana nehir, bir ütopya yok. Böyle olduğu içindir ki, Başkan kaçınca ne yapılacağını, nasıl yapılacağını, kimlerle yapılacağını üreten, hayata geçiren bir ütopyaya sahip siyasi merkez ve liderlik olmayınca meydan yine siyasi elitlere ve var olan siyasi egemenlere kaldı. Var olan muhalifler bölük pörçük, halkın ve gündelik hayatın içinde örgütlenememiş, yalnızca medya üzerinden var olan ve üstelik yurt dışında yaşayan siyasi liderliklere sahip. Ne halkın protestolarında ne da halkın sokaklara dökülüşünde muhalefetin inisiyatifi, örgütlemesi ve liderliği var.
ARENA Stadı’ndaki protesto Başbakanın ve GS yöneticilerinin hiç beklemediği bir olaydı muhakkak… GS Başkanı Adnan Polat, derin bir üzüntüyle, stadın yapımında Başbakan’ın rolünü, hatta onun sayesinde yapıldığını anlatarak özür diledi.
Çirkin, kaba, kadir bilmez bir olaydı muhakkak.
Ama Başbakan bu olayı ve toplumun bazı kesimlerindeki hareketlenmeyi dikkatle okumalıdır…
Çünkü Başbakan önümüzdeki seçimlerde üçüncü defa iktidara gelecektir ve iktidarların üçüncü dönemi daima çok zorluklarla karşılaşır; evrensel bir kuraldır bu.
16
Ocak
2011
Garabet, marabet.. Durumumuz bu.. Kimsenin kendi ataları hakkında bir A4 kâğıdını dolduracak bilgisi yok.. Ahalinin yüzde doksanı etnik kimliğinden ve coğrafyasından habersiz.. Ona rağmen bol bol övünüyoruz hem de başkasına ait doğru dürüst bilmediğimiz geçmişle..
Digitürk kanallarından birinde yayınlanan, denk geldikçe ağzımı açık bırakan bir program var..
“Who You Do Think You Are?”
Hollywood çıkışlı programın adı böyle.. Türkçe karşılığı “Kim olduğunu düşünüyorsun?” olarak çevrilebilir..
Onunla tanıştığımda 15 yaşındaydım. Benden epey büyüktü. Ama kendisine “abi” dediğimi hiç hatırlamıyorum. Çünkü o çevresindeki herkes için “Hoca“ idi, yani “Hayri Hoca“. Aramızda sadece yaş farkı yoktu: Ben o tarihte, sol hareketler için “egemen sınıf”ı temsil eden Galatasaray Lisesi’nde okuyordum, yani “burjuva“ydım; oysa İstanbul’un o dönemde “kenar mahalle” olarak bilinen semtlerinden Hasköylü’ydü, yani “halk çocuğu“ydu. Ama Hayri Hoca, romanlardaki gibi bir devrimciydi, insanlar arasındaki eşitsizlikleri önemsemez, bunları ortadan kaldırmak için samimi olarak çaba sarfederdi. Benim gibi Galatasaray Liseli “burjuva”larla dalga geçtiği doğrudur ama Hasköy, Okmeydanı, Kasımpaşa gibi mahallelerde bizlerin önünü en fazla açan kişilerden biri de o olmuştur.
Sizleri kendi hikâyemle daha fazla meşgul etmek istemem, çünkü Hayri Hoca’nın hikâyesi çok ama çok önemli ve hepimizin bir şekilde bu hikâyeden haberdar olması gerekiyor.