“Canım hiç çıkmak istemiyor, evde oturacağım bugün”
Sık sık bu cümleyi tekrarlıyorsa, durum kötüye gidiyor demektir. Artık ilişkiyi bitirmek istediğini bir türlü söylemeyi başaramayan erkeklerin en kolay kaçış tekniğidir. Giderek içine kapanır, telefonlarınıza çıkmamaya başlar… Eninde sonunda gerçeği itiraf edecektir… O gün gelmeden siz pılınızı pırtınızı toplamaya bakın…
“Erkek erkeğe eğleneceğiz, kızlar gelmeyecek”
“Çapkınlık erkekliğin şanındandır” saçmalığını fazla ciddiye aldıklarını, o”erkek erkeğe” masalara gözlerini kestirdikleri bir kızı oturtmaya bayıldıklarını biliyoruz zaten… Fazla söze ne hacet.
“Ben de aşkımızı herkesin bilmesini istiyorum, ama…”
İşte gizli yaşanan ilişkilerin en kritik cümlesi. Birçok sebebi olabilir. O sebeplerin, eğer sizi gerçekten seviyorsa, hiç değer taşımadığını kendinize tekrarlayıp durun. Israrla gizliyorsa, durmayın, kaçın… En güzeli…
“Senin incinmeni hiç istemiyorum.”
Ben senin incinmene bayılıyorum ama… Pöh! Ne sahte, ne ikiyüzlü… İncinmemi istemiyorsan incitme, incitecek şeyler yapma. Önce incit, sonra böyle günah çıkart. Hem de iyilik meleği pozlarında. Yok ya!
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmış yazıdan alıntı.
“Mantığım ayrılmam gerektiğini söylüyor”
İnsan yüreğinden medet umamazsa, mantığından umar elbette… Bazen doğruları söylemek çok güç gelir. Dürüstçe “bitti” demek, “artık seni sevmiyorum” ya da “başkası var hayatımda, bir başkasına kapıldım” diyebilmek cesaret ister. İsterseniz yaşananlara duyduğunuz saygıyı bahane edin, ister gerçekten bir ikileme düştüğünüzü fark etmez; gerçek tüm ağırlığıyla önünüzde duruyordur. Ve siz aceleyle bir maske takmalısınız yüzünüze. Aslında, bu ayrılık tiradı zannettiğiniz gibi işi kolaylaştırmaz, zorlaştırır. Bir kere yalan söyleyince, başka yalanlar da uydurmak zorunda kalırsınız. Sevgiliniz mantıktan, bilinmeyen doğrulardan dem vurararak ayrılma kararıyla önünüze gelirse ve siz onu bırakmak niyetinde değilseniz, üstüne gidersiniz. “Birlikte halledebiliriz, bana anlatabilirsin” dersiniz. Ve o da yeni yalanlar uydurur, saplandıkça saplanır bataklığa. İkiniz de acı çekersiniz. Halbuki en başta doğruyu söylese, keskin bir acı nöbeti, dingin bir zihin bırakır geride.
Kısacası, ayrılma kararını mantık değil, yürek verir.
“Eninde sonunda pişman olup, ayaklarıma kapanacak”
Bu düşü sadece kadınlar mı kurar bilmiyorum; ama çoğu ayrılığın ardından sarf edilen ilk cümlerdir. Adam ardına bakmadan bırakıp gitmiş, terk etmiştir. Kadın bunalımdan bunalıma sürükler zihnini. Depresif ayrılık öykülerinden biri yaşanır. Hiç gelmeyen telefonlar, arkadaşlardan alınan haberler, “terk etti” kelimesi yerine uydurulan bahaneler, arkadaşlarla yapılan bitmek tükenmez analizler, aniden bastıran ağlama nöbetleri… Komiktir, oyuncular değişse de senaryo genelde aynı kalır. Ve en büyük teselli de hep aynıdır. Eninde sonunda dönmesi, ayaklarına kapanıp af dilemesi, nasıl pişman olduğunu, aslında onu deliler gibi sevdiğini söylemesi… Asla gelmez. En azından beklenen zaman diliminde. Aradan aylar, belki yıllar geçer ve bir anda unuttuğunuz, kalbinizin kendinizin bile hatırlamadığı bir köşesine gömdüğünüz kişi çıkıverir karşınıza. Pişmanlığını anlatır. Artık hiçbir önemi kalmamıştır, güler geçersiniz…
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmış yazıdan alıntı.
“Öncelikle hayatıma bir yön vermem lazım”
Genellikle ilişkinin krize girdiği anlarda, sarfedilen bu cümle sonrasında gelecek ayrılık isteğine mantıklı bir çözüm üretmek için uydurulur. “Kim olduğumu, ne yapacağımı bile bilmiyorum daha” klişesiyle renklendirilip, psikolojik bir sorun olarak sevgilinin önüne sürülünce verilecek cevap da kalmaz. Bu gibi durumlarda, itinayla başınızı sallayıp, ona hak verdiğinizi belirtir ve ayrılık kararını sessizce kabullenirsiniz. Ancak o meşhur “yön”ün başka kızlara doğru kaydığını duyduğunuzda üzülmeyin; zira kendinizi tükenmiş bir ilişki için paralamak hiç de akıl karı değil. Siz de hayatınıza yeni bir yön vermeyi deneyin!
“Böylesi ikimiz için de daha iyi”
Ayrılık teklifinin ardından söylenen en yapıcı cümle. Yine verilecek cevapların önü tıkanmış durumda. Bir kere o sizin için en iyinin ne olduğuna nasıl karar verir, nasıl böylesine cüretkar bir cümle yumurtlayabilir belirsiz. Sırf hezeyana yol açmadan, anı kurtarmak derdiyle klişelere sarılmak adettendir. Ayrılık ona iyi gelecek olabilir tabii. Zaten söylemeye çalıştığı da budur; “Başının çaresine bak, gerisi beni ilgilendirmez.” Sizin yaşadığınız hayal kırıklığı, hüzün onu ilgilendirmez. Boş verin, ilgilenmesin. Bu da sizin için en iyisi…
“Ruhumun diğer yarısını arıyorum”
İyi, sana hayatta başarılar. Daha ne söylenebilir ki? Tabii, bu cümle (bu sefer de ayrılıktan açıldı konu, iyi mi) ayrılık teklifinden önce ya da sonra geliyorsa. Yoksa, kimi durumlarda bir iltifat ya da sadece bir temenni gibi algılayabilirsiniz. Sahi, siz ruhunun diğer yarısını arayanlardan mısınız yoksa? Eğer öyleyse, yani bir yerlerde eşruhunuzun bulunduğunu düşünüyorsanız iflah olmaz bir romantiksiniz demektir. Ne güzel…
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmış yazıdan alıntı.
Bu sefer inanmak için kendimizi iyice zorlayalım. Düşünün bakalım, evde oturuyorsunuz ve erkek arkadaşınız o gece dışarı çıkamayacak. Sizin içiniz kıpır kıpır. Anneden babadan izin gerekirse çok önceden alınmış bir adet elde mevcut. En yakın arkadaşınız aradı ve harika bir program önerdi. Canınız çekmezse eyvallah. Ama çeker değil mi? Aynısının ona olduğunu düşünün. Tabii ki sizi bırakıp gitmeye her an hazır ama bir yandan vicdanıyla muhasebe etmesi gerekiyor. O da ne yapıyor? Gidiyor ama “canım hiç istemiyor” ayaklarıyla. İnanma!
“Bana güvenmeyen bir insanla olamam”
Bak bak. Bir de üste çıkıyor. Yavuz hırsız ev sahibini kovalar misali. Suçu su üstüne çıktı ya, etekleri tutuştu tabii. O da yapması gereken tek şeyi yapıyor ve üste çıkmaya çalışıyor. Aslında hiç akıllıca değil. Can çekiştiği dikkatli bir göz tarafından hemen algılanabilir. Eğer size “Bana inanmadığına inanamıyorum, halbuki seninle ilişkimi güven üstüne kurmuştum” deyip odayı terkediyorsa, birazdan geri gelecek demektir. Belki de ağır abi olur ve kendini haklı göstermek için iyiden iyiye naza çeker. Denemesi bedava.
“Bugün çok yorgunum erken yatacağım”
Eğer telefonla konuşurken sık sık esnemeyi ihmal etmiyorsa “Bugün aldığın ayakkabının topuğu beni hiç enterese etmiyor” diye düşünmeye başlamıştır. Emin olun telefonu kulağından uzakta tutup bir yandan uyukluyordur. Asla yorgun düşemezler diye bir iddiamız yok elbette. Tabii ki dinlenmeye ihtiyaç duyabilirler. Ancak bunun gerçekliğini anlamak size düşüyor. Eğer içinize bu şüphe düştüyse o zaman onu bir deneme testine tabi tutun. Öncelikle bu cümleleri ne sıklıkla söylediği önemli. Bir insan her gecede yorgun olamaz ki değil mi ama?
“Bıcır bıcır ne de güzel konuşuyorsun”
Tehlike çanları. İlişkinin ileriki aşamalarında çok konuştuğunuzdan dem vuracak. Arkadaşlarına sizi şikayet etmeye başlamış bile olabilir. Siz cümleleri ardı arkasına sıralarken içinden bayılmak üzere olduğunu düşünüyordur belki de. Her yaşadığınızı anlatarak açık yüreklilik ettiğinizi düşünüyorsanız, ancak yanılmaya hazırlıklı olun.
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmışyazıdan alıntı.
12
Mayıs
2010
Videoda kötü, kaba saba Alman pornoları izlerdim, ama bilhassa şu VCD olayı çıktı çıkalı ne Jenna Jameson’lar, ne Asia Carrera’lar, ne Clauida Chase’ler kaldı görmediğim. Biz yirmi yıl öncesinin Gloria Guida’sını ilahe sanırken, adamlar sektöre ne güzel yıldızlar kazandırmışlar, şaştım kaldım. İyiydi hoştu, nice yalnız gecelerimiz renklendi sayelerinde, ama ne yalan söylemeli, yine de ‘o’ sinemaların, o sinemalarda oynatılan birbirinden berbat ‘o’ filmlerin hastasıyım. Birbirinden berbat Türk filmlerinin, bıktırıcı İtalyan seks komedilerinin, Latinlerin iç karartan, turistik ‘sahil’ orjilerinin, Almanların ‘Alice ‘über’ Wunderland’ veya ‘Drei Dirndle in Paris’ türünden pornografik gerçeküstücü denemelerinin, Fransızların yalılarda, saraylarda geçen aile içi seks entrikalarının tadı damağımda hâlâ.
İnsanın, hele bir erkeğin hayatında kendisini mutlu hissettiği anlar çok nadir. Ben, yeniyetmelikten yeni yeni çıkarken, seks filmi oynatan sinemalarda kendimi öyle mutlu hissettim, bugün de hissederim. Kendine özgü bir büyüsü vardır o sinemaların. Kıyıda, kirli, sidik kokulu; koltukları, teybi, film makinesi, pisuarları, perdeleri, ışıkları mütemadiyen arızalı… Ben şu yaşıma geldim, içlerinde biraz olsun temiz, bakımlı birine rastlamadım. İşte zaten buydu mesele, gizli saklılığın, özene gerek bırakmayan tabiiliği; seni tek bir taleple tanımlayıp, tozun toprağın ortasına salıveren samimiyet. Otuzbire gelmiş bir adamın, boyalı bir salon, sağlam bir perde ne işine yarardı ki?
1
Haziran
2009
Elemtere fiş, webkemlere şiş
Eskiden, televizyonun tek kanal olduğu, siyah-beyaz olduğu günlerde plaj rontçuları vardı. Bunnar plaj kabinlerinde sansar gibi pusuya dururlar, yandaki kabine bir bayan girdiğinde, evvelden kabine açtıkları delikten bayanı rontlarlardı çok afedersiniz. Sonra tabi bi de ağaç rontçuları vardı. Gözüne kestirdikleri bir bayanın yatak odasının yanında bir ağaç bulurlar, ağacın bi dalına akbaba gibi tüneyip, bayan soyunurken dikiz olurlardı. Rontçuluk çok şey bir mevzuydu o yıllar. Bu Gırgır dergisi vardı yetmişlerde. Her gün bi ağaç rontçusu, plaj rontçusu karikatürü çıkardı.
Peki sonra nooldu? Niçin şimdi bu karikatür dergilerinde, bu plaj rontçuları, ağaç rontçuları gözükmemekte? Nooldu bu adamlar? Rontçular yok mu oldu birden bire? Türkiye, rontçu illetinden kurtuldu mu? Hayır kurtulmadı. Nasıl kurtulmadı, onu şimdi anlatmak istiyorum. Anlatmak istiyorum ama sinirden de ellerim titriyor, zor yazıyorum.
31
Mayıs
2009
İtiraf ediyorum, futbolun ne fut’undan anlarım ne bol’undan. Ofsayt nedir? Açıklayamam. Penaltı ne zaman atılır? Tahminen söylerim ama tam bilemem. Kornır atışı, taç atışı, orta saha, defans, röveşata nedir? Yıllardır merak ederim. Kahvede arkadaşlarla maç seyrederken sormak isterim hep. Utanırım soramam. Ama bütün bunlar bir futbolsever olmama engel mi? Fanatik olmama engel mi? Heyecan yumaklarıyla katışmama engel mi? Hayır.
Evet ben bir fanatiğim. Ama neyin fanatiğiyim? Ahmet Abi hangi takımın fanatiği? Ahmet Abi güzel oynayanın takımının fanatiği. Evet ben bu konuda renk körüyüm kardeşim. Ben renkleri görmem, güzel oynayanı görürüm. “Be adam hem futboldan anlamazsın, hem de kritik yaparsın. Nasıl oluyo bu işler?” diye soran arkadaşlar olabilir. Olur, insanoğlu meraklıdır. Meraktan da sorabilir, pislik olsun diye de sorabilir. Biz, kendimize sorulan soruları, meraktan sorulmuş diye kabul edip cevaplama eğilimi içindeyiz. Bi insanla ilk evvel tanıştığımızda onu harbi delikanlı olarak kabul ederiz, sonraki davranışlarına göre puan kırabiliriz.
27
Mayıs
2009
Asıl önemli olan “İnsan Güzeli”
En iyi filim Oscar’ı: “İnsan Güzeli”
Filmde en az görünen erkek oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi (0.3 sn.)
En delikanlı oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi
Yönetmene en çok karışan oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi
Sette çıkan tatsızlıkları en çabuk tatlıya bağlayan oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi
Montajcıya arkadan gizlice yaklaşarak, “HÖÖÖÖT!” diye bağırarak yaptığı şakayla filmin yanlış montajlanmasına sebep olduğu için. Yılın eşşek şakası Oscar’ı: Ahmet Abi
Uçaktan iniyorum akşamüstü, Holivut’tayım etraf hakkaten çok acayip. “Ulan”, diyorum “burası neymiş be”. Oskar’ın veriliceği binaya geliyoruz, yere böööle uzuunca bi kırmızı halı atmışlar. “Hoca bunu attıysanız ben bunu alıp eve götiriim” diyorum. Halıyı kıvırırken etraftan koşup, “noo noo Mr. Ahmet Abi!” diye bağıran adamlar halıyı alıyolar elimden.
22
Mayıs
2009
Aşırı sıcaklar can alıyor, hasta ediyor, nefret duygularını körüklüyor. Yine aynı aşırı sıcaklar cinsel dürtülerimizi ertelememize sebep oluyor. Peki ama nedir? Uzmanlar ne tavsiye ediyor? Daha da önemlisi, ben ne tavsiye ediyorum?
Uzmanlar, bol bol dayak yenilmesini tavsiye ediyorlar
Şimdi ben şu anda bu yazıyı yazarken bi yandan da Kıral televizyonunu seyretmekteyim. Klip seyrediyorum, kadının biri şarkı söylüyor, hesapta aşk şarkısı. Diğer yandan bi takım adamlar banka soymaya hazırlanıyor, silahlar falan. Aralarında bi de karateci var. Bu deminki kadın resmi olduğunu zannettiğim bi binada şarkısını sürdürüyor… Belli ki, klip sıcakların etkisinde yapılmış, kurgulanmış, çekilmiş.
Bu açıdan olaya yaklaştığımızda uzmanlar hakkaten, harbiden haklılar. Sıcakların yan etkileri bol bol dayak yenilerek önlenebilir bi derece. Fakat ya dayak atan adam ne yapsın? Dayak atmak için gereken minimum enerji miktarı nedir? Beş yüz kolari mi? Bin beş yüz kolari mi? Bi tahmin eder misiniz? Evet? İki bin mi? On bin mi? Hayır, tamı tamına yirmi iki bin beş yüz ko-la-ri! Bu miktar da, bir derin dondurucunun iki şişman cesedi dondurmaya harcadığı enerji miktarına denk gelmekte.
Sene bin dokuz yetmiş küsür. O yıllarda Amerika’da takılıyoruz, Kaliforniya taraflarında. Benim kız arkadaş var, Elenor Ragbi. Bu üniversiteye devam ediyo, Kaliforniya Rivırsayd Teknoloji Kompütür bilimleri bölümü. Onun da son senesi, tezini falan yapıyo. Bu tezini bitirince memlekete dönücez, evlenicez falan güya, öyle planlar yapıyoruz.
Elenor tezini mezini hazırlarken ben de öyle Long Biiç sahilinde afedersin malak gibi yatıyorum, Biiç Boys dinliyorum. “Kaliforniya Görls” (Kaliforniya’nın Kızları) diye bi parçaları vardır, o yılların gençleri bilir. Habire ben bunu dinliyorum, tiribe girmişim Bizim Ali geldi yanıma. Ali dediysem Memed Ali diil tabi, Ali Mak Graw. Hani Lav Story (Aşk Hikayesi) diye bi filim vardı acıklı, müziği ünlüdür. Rıza Silahlikobra orguyla çalardı pazar eğlence programlarında.
Neyse çok daatmayalım konuyu işte o filimde kanserli kızı oynayan Ali geldi, çok eski kankamdır. Ben buna gazoz ısmarladım, oturuyoruz muhabbet ediyoruz falan, bu bana, bi kuzeni varmış bunun Con diye, hafiften kafayı yemiş, elektronik mühendisi. Onu anlattı, evden hiç çıkmıyomuş, habire evde telefonları söküp takıyomuş. Kızcaaz da bunu biraz insan içine çıksın, açılsın falan diye Kaliforniyaya getirmiş. “Ama” dedi, “Ahmet’çim bu sefer de pansiyona kapadı kendini, bi türlü ikna edemedim plaja getirmeye, noolur sen bunla bi ilgilensen” dedi. İyi zaten ben de hayvan gibi sıkılmışım, aldım bundan pansiyonun adresi, gittim.