Bugüne kadar benimle yapılan onlarca röportajdan sonra, bu defa iş başa düştü.
Bayram söyleşisi için soruları ben kendime soruyorum. Galiba insanın kendine soru sorabilmesi için en önce korkularından soyutlanması gerekiyor. Hayatımızın çatısını oluşturan korkular günün birinde bakıyorsunuz yok olmuş. Kendi kendime kaldığımda en büyük değişimim nedir diye sorsam: “Her şeyden korkan küçük Müjde, hiçbir şeyden korkmaz oldu” derim.
* Dedem Trabzon’a tayin olduğunda, Anadolu’da usul olduğu üzere konu komşu tepsiler içinde yemekler gönderiyor. Dedem de bunların hepsini ‘Ulan siz Ali Rıza’ya rüşvet mi veriyorsunuz’ diyerek camdan döküyor. Eee, bu evden ne çıkacak, Aysel çıkıyor tabii.
* Annem oyuna giderken ‘Bizi de götür’ diye yırtınıyor, dönmeyecek diye korkuyorduk. Gece yastığımızın altında bulduğumuz gofret terk edilmediğimizin işaretiydi. Sabahtan akşama en az on kere tekrarladığı laf ise ‘Hırsız olmayın, orospu olmayın’ idi.
* Annem bir gün su saatine giden demir boruları kestirip, demirciye sattı, oraya kör tapa taktırdı. Belediyeden gelip, ‘Su saatini niye söktünüz?’ diye sordular. Aysel, ‘Müjdeee, Mehtaaap gelin’ diye bağırdı. ‘Bunlar orospu olmasın diye söküp sattım’ dedi.
- En büyük korkunuz neydi?
- Hayata tutunamama korkusu. Babasız büyüdük. Elinde iki küçük çocukla Fatih’teki küçük evde kalakalmış Aysel, emekli hâkim maaşı ve tiyatrocu kazancıyla yaşam çevirmeye çalışırken günler zor geçiyordu. Annem her akşam oyuna giderken, Mehtap’la kapının önüne yatıyor (3 ve 5 yaşlarındaydık) ‘Bizi de götür’ diye yırtınıyorduk. Dönmeyecek diye korkuyorduk. Gece yastığımızın altında bulduğumuz gofret terk edilmediğimizin işaretiydi. Çocuk aklı. Annemin sabahtan akşama en az on kere tekrarladığı laf ise; ‘Hırsız olmayın, orospu olmayın’ idi.
Algılamazdık.
Annem için Ali Rıza’nın kızı o… oldu demişler.
- Neden böyle söylerdi?
- Annem cumhuriyetin ilk yıllarında dünyaya gelmiş, memur bir ailenin çocuğu. O zaman orta sınıf aileler ianelere muhtaç değil; iyi kötü kendi yağıyla kavruluyor. Dedem Trabzon’a tayin olduğunda konu komşu tepsiler içinde Anadolu’da adet olduğu üzere yemekler gönderiyor. Dedem de bunların hepsini ‘Ulan siz Ali Rıza’ya rüşvet mi veriyorsunuz’ diyerek camdan döküyor. Eee, bu evden ne çıkacak, Aysel çıkıyor tabii.
- Aysel her şeyden çok mu korkuturdu?
- Annem İstanbul’a üniversiteye gönderildiğinde; ‘Ali Rıza’nın kızı orospu oldu’ diyorlar ve annem tüm yaşamını avanta ve orospuluk kavramlarına dik durarak sürdürüyor. Ölmeden bir saat önce bana ‘Kimseye borcum var mı?’ diye sordu; hak yemek onun için en büyük korkuydu.
Oyuncu olmasam herhalde kafayı iyice üşütürdüm.
- Oyunculuk bu anlamda size neler kazandırdı?
- Her filmde başka bir yaşamla var olmak ciddi bir psikoterapidir. Kendinizden gizlediğiniz, sakladığınız, bilinçaltınızdaki onlarca kayıt su üstüne çıkar oyunculukta. Oyunculuk hayatı yaşanılır kılar. Bazen oyuncu olmasaydım, herhalde kafayı daha da üşütürdüm diye düşünüyorum.
- Peki beğenilmek, ünlü olma isteği; bunlar için oyuncu olmadınız mı?
- Hiçbiri için oyuncu olmadım. Tiyatrocu çocuğu olarak kulislerde büyümek, dekor sandıklarında uyumak, Yıldız Kenter’e, Lale Oraloğlu’na öykünmek; kaderimi bunlar belirledi. Ama aslolan, yoğun bir gelecek korkusu. Annem bir gün su saatine giden demir boruları kestirip, demirciye sattı. Saatin olduğu yere de kör tapa taktırdı. Belediyeden gelip, ‘Su saatini niye söktünüz?’ diye sordular. Aysel, ‘Müjdeee, Mehtaaap gelin’ diye bağırdı. ‘Bunlar orospu olmasın diye söküp sattım’ dedi. Çocukluktaki kayıtlar hep böyle parasızlık üstüne olunca, para kazanma isteği etkili oldu herhalde. Ben Aşk-ı Memnu’dan sonra bu işten para kazanabileceğimi düşündüğüm için oyunculuğa devam ettim. Çünkü yürümeyen bir evliliğim vardı, bitirmek istiyordum.
- Kazandınız mı?
- Sinemadan para kazanılmaz. Cepten götürür. Yaptığım 80 filmden maddi kazancım sıfıra yakın. Yaptığınız iş tutarsa, para televizyondan kazanılıyor. Şimdiki kuşak çok daha şanslı.
- Bu kadar baskın karakterli bir anne, erkek seçiminizde etkili oldu mu?
- Seçmek mi? Aysel’e göre erkeksiz hayat en güzel seçimdi. İlk eşim Samim’e, o zaman Üç Maymun Kabare’de oynuyordum, ‘Bundan zarar gelmez, iyi çocuk evlen’ dedi. Zarardan kastı, herhalde şiddet vs. idi. Ama alkol problemini iyi hesap edememişti.
- Ona göre erkek mutsuzluk mu demekti?
- Öyleydi. Zaten şarkı sözlerine baktığımızda da terk edilme ve ihanet temalarının çok işlendiğini görüyorum. Annem anaerkilliği savunurdu. Kapitalizm, Engels’in ifade ettiği gibi ataerkilliği güçlendirmiştir. Ataerkillik gücünü şiddetle daha da beslemiştir. Bugün dünyanın geldiği noktaya baktığımızda, cinsiyet eşitsizliği hâlâ çok vahim.
- Bunun için ne önerirsiniz?
- Ataerkil dünyanın şiddeti artık genlerimize işlemiş. Elimde sihirli bir değnek olsa erkeklerdeki şiddet genini temizlerdim.
- Siyaset de şiddetten kadınların etkilendiği kadar etkileniyor mu?
- Hem de nasıl… Ataerkil siyaset dünyanın ağzına s…mış. Bizde de hal ortada. Sadece şu telefon dinleme hoyratlığı, hukuksuzluğu bir tarafa, başlı başına kaba şiddettir.
- Moralinizi yükselten hiç mi bir şey yok?
- Var. Geçtiğimiz hafta Cumhuriyet Halk Partisi’nin CHE (Cumhuriyet Halk Evleri) projesine destek olmak için İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin ile beraber Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’ın katkısıyla yapılan Kağıthane’deki eve gittik. 70 yaşındaki kadınlar okuma yazma öğreniyor, internette sörf yapıyordu. Kadınlar; ‘Evlerimizin dört duvarına sıkışmıştık. Burada hayat bulduk’ diyorlar. Çok etkilendim. Kadınların her hakkının teslim edildiği toplumlar gelişebilir ancak. Dünya kadınların vicdanıyla ayakta duruyor, bu yetmez.
- Film yapmayı özlemiyor musunuz, sadece televizyona iş yapmak size yetiyor mu?
- Film yapmak da uzun vadeli plan yapmanın bir başka şekli. Artık uzun vadeli planlar yapmıyorum. Çok zahmet, çok emek, sonunda da bir keçiboynuzu yediğinizde damağınızda kalan tat kalıyor. Bu saatten sonra ağzımda güzel bir çikolatalı pasta tadı bırakacak bir proje olursa oynarım.
- Bayramları nasıl geçiriyorsunuz?
Deliye her gün bayram…
- Sizi hâlâ ne tür sorular sıkar?
- Her sene 8-10 kere karşılaştığım bir soru var. “Sezen’le aranız nasıl?” aramızın neden bozulması gerektiğini hala anlayamadım. Bu soru sorulurken, neyi paylaşamadığımız düşünülüyor acaba? İki ünlü kadının 30 yılı aşkın süren dostluğunun nesi göze batıyor? Birisi “geceleri sizi bir arada göremiyoruz da” demişti. sıkılıp “ben gündüzleri ortalığı karıştırıyorum o da geceleri” demiştim, soruyu soran bozulup gitmişti.
- Hayatın kazık attığını hiç düşündünüz mü?
- Sağlığım kazık attı. Onca endişe, korku, güçlükler, şeker hastalığı, ülser, kolit, yüksek tansiyon hediye etti. Daha sağlıklı bir insan olmayı isterdim. Gündelik hayatımı güçleştiriyor bunlar. ‘Beterin beteri var’ deyip teselli buluyorum.
- Dinlendiğinizi düşünüyor musunuz?
- ‘İnşallah dinleniyorumdur’ diye düşünüyorum. Böylece dinleyenlerin hayatına biraz renk giriyordur. Arada gelen öksürük seslerine şurup tavsiye ediyorum. Bir daha öksürürse, ‘Sen beni iyi dinlemiyorsun’ diyorum. Şimdi bu dinlenme mevzuu acayip bir şey. Herkesin bu korkuyla terbiye edilmek istendiği gibi paranoyak fikir gelişti bende. İnsanlar artık kendi gibi değil de bir bilinmeze yaranmak için konuşuyor. Kafayı yemenin tipik belirtisi.
Dinlenmekten, telefonda başka bir dil geliştirdik.
- Yarattıkları başka kişilerin ağzıyla konuşuyor. Bir de kuş dili gibi başka bir dil gelişti: ‘Hani geçen günkü mevzuu vardı ya oradaki şey sonradan şey ettiğimiz şey gibi oldu. Sen o şeyi sonradan bana şey et’ gibisinden. Ben en büyük güçlüğü hortumcuların çektiğini düşünüyorum. Eskiden paranın adı; ‘mani (Money)’ idi, şimdi ne b.k diyorlar meraktayım.
- Anneniz eşinizi onaylıyor muydu?
- Annem cin gibi bir kadındı. Herkesin röntgenini çekerdi. Ercan’la tanıştıklarında, galiba biz beraber olmaya başladıktan 5-6 ay sonraydı, ‘Evlen’ demişti bana. ‘Yaşlandığında sana iyi dost olur. Komplekssiz, hoşgörüsü sahici, sahte kibar değil’ demişti onun için. Arkadan da patlatmıştı; ‘Ailedeki bu kadar deli karıyla baş edecek daha yumuşak bir adam bulamayız. Kaçırma…’ Onu dinledim. Belki de hayatımda ilk defa.
- Anneniz sivri bir kişilikti, yattığı yerden çıkıp gelse onunla neleri paylaşırsınız?
- ‘Canım anam’ derim, ‘Şu bayramı keşke beraber geçirebilseydik. Parasız olduğumuz için bana battaniyeden diktiğin elbiseyi giyseydim’ Annem hiçbir şeyi dramatize etmezdi. Bayram geliyordu, bana ve Mehtap’a ayakkabı da elbise de alınamamıştı. Sabahtan akşama ağlayıp, bir şeyler istiyorduk. Annem Singer dikiş makinesini çıkarttı, evdeki battaniyeleri kesip bize iki tane elbise dikti. Kendi ayakkabılarının önüne de battaniye parçalarını tıkıştırıp, ‘Alın size bayram kılıklarınız’ dedi. Ben çok çelimsiz bir çocuktum. Battaniye ağırdı. Bayram günü giyinip sokağa çıktığımda hem ayakkabılar çıkmasın diye tuhaf yürüyor hem de battaniyenin ağırlığından ikide bir düşüyordum. Komşu çocukları gülüp alay ediyorlardı. Neden oyuncu olduğumu düşündüğümde ya da neden hayatı çok ciddiye almadığım konusu gündeme geldiğinde, sokaktaki battaniye elbiseli kızın etkisinin çok olduğunu düşünürüm.
- En can alıcı toplumsal yaranız nedir?
- Çocuklara cinsel taciz. Vahim boyutta olduğunu biliyorum. Çok azı yansıyor. İnsanlar korkuyor, utanıyor. Korkudan üstü örtülen bu türden olaylara her gün onlarcası ekleniyor. Yapanın yanına kâr kalıyor. Sözüm ona ‘ayıp örtme’ üstüne kurulu yaşamlar hepimizi körleştiriyor. Daha duyarsız, daha ‘Aman benim başıma gelmedi’ vurdumduymazlığından boğuluyorum.
- Son dönemde en etkilendiğiniz olay ne oldu?
- Halit Refiğ’in kaybı. Benim hayatımın rotasını değiştiren kişiydi. Halit ağabey etrafımızda gittikçe yok olan samimiyetin, sahiciliğin, dürüstlüğün simgesiydi. Bu vasıflara sahip bütün insanlara davrandığımız gibi onun da kıymetini bilemedik. Vefatından sonra epey psikolojim bozuldu. Bir psikiyatr arkadaşım, ‘Sen asıl babanı şimdi kaybettin, çünkü seni var eden kişiydi’ dedi. Bıraktığım anti-deprasanlara yeniden başladım.
Müjde Ar – 27.11.2009
Yazıyı Hürriyet’in internet sitesinde okuyabilirsiniz.
Hürriyet Gazetesi’nden bayramlık bir self röportaj isteği ve enfes fikri gelince kabul ettim ve kendimle röportaj yapmak için randevu almak üzere harekete geçtim.
Hemen kendimi aradım. Eski numarayı çevirmişim; o tatlı kadın, “Bu numara artık kullanılmıyor” dedi. Yeni numarayı aradım, meşgul çaldı. Ben de BKM’nin basın sorumlusu Selma’yı (Semiz) aradım.
- Ben: Selmacığım merhaba. Ben kendimle röportaj yapmak istiyorum. Bana bi randevu ayarlayabilir misin acaba?
- Selma: Kusura bakmayın ama Yılmaz Bey’in kesin talimatı var. Hiçbir röportaj talebini kabul etmiyor.
- Ben: Çok havalıymış! Sebep?
- Selma: Artık kendisine sorulacak soru kalmadığını düşünüyormuş.
- Ben: Sen beni kendisiyle görüştür ben ikna ederim. Soru neymiş, muhabbet edeceğiz. Kendisinin edeceği muhabbet de mi kalmamış?
- Selma: Bakın Beyfendi, Yılmaz Bey’in talimatı çok açık; “Bana hiçbir röportaj talebini iletmeyin bile!”
- Ben: Ama siz de hiç yardımcı olmuyorsunuz.
Selma telefonu kapattı… Gerçekten umutsuz bir durumdaydım. Kendimle konuşmak istiyordum fakat ulaşamıyordum.
Derhal Necati’yi aradım. Telefonu çok uzun çaldı. Çaldığıyla kaldı. Ben Necati Akpınar’ın cevapsız aramalar denizindeki yerimi aldım. Necati, yirmialtı toplantı sonra aradı. Buldu da.
- Ben: Ya Neco, ben kendime ulaşamıyorum. Kendimle röportaj yapmak istiyorum. Hürriyet için.
- Neco: O zaman Selma’ya söyleyim fotoğraflar bıyıklı olsun.
- Ben: Kırıcı oluyorsun.
- Neco: Tamam o zaman hafız, sen kapat ben seni arayayım beş dakkaya…
Bir tuhaflık olmasın
Telefon acı acı çaldı.
- Ben: Merhaba Necati.
- Neco: Kendinle röportaj yapacakmışsın ama ulaşamıyormuşsun.
- Ben: Evet önce Selma’yı aradım resmen tersledi beni. Selma’ya hiçbir röportaj talebini kabul etmediğimi biraz bağıra çağıra söylemiştim. Yok canım, düpedüz bağırıyordum. Korkuyorum Necati; bir dilin sürçse, ters bir laf çıksa ağzından yandın gitti. Her gün röportaj konusu ya daha gergin bir hal alıyor ya da ben fazladan tırsıyorum, bilmiyorum. Ne diyorsun; konuşayım mı kendimle?
- Neco: Ya bence manşette bir tuhaflık olmasın, gerisi mühim değil.
- Ben: Manşeti de ben kendim atıcam canım.
- Neco: İşte onu diyorum, bi tuhaflık olmasın.
- Ben: Neco, bana güvenmiyorsan hiç konuşmayayım ben kendimle.
- Neco: Yok canım tatlı tatlı konuş ne var. Şöyle yapalım, ben telefonu kapatayım, sen de kendinle ne istiyorsan konuş.
- Ben: Tamam.
Kendimi yazarken buldum. Merhabalaştım. Medeni ama mesafeliydim. Arkadaş olmaya değil, soru sormaya gelmiştim…
- Ben: Sizinle röportajı direkt yazarak yapmak daha uygun olur diye düşündüm.
- YILMAZ ERDOĞAN: Evet, bence de kendi kendimize konuşup kaydedip sonra onları çözmek falan aptalca olur. Bana siz mi diyeceksin… iz…
- Ben: Bence soru sormak için en ideal mesafe bu. Öyle çok soğuk bir siz değil ama gene de siz. Siz de uygun görürseniz?
- Y.E.: Evet, ben bana siz diyor. Bu daha önce başıma gelmedi.
- Ben: Siz oyun yazarısınız bu kadar şaşırmamalısınız.
- Y.E.: Ben hep şaşırırım.
- Ben: En son neye şaşırdınız?
- Y.E.: Keskin bozkırında gece gökyüzüne bakarken çok şaşırdım. Hatta o kadar şaşırdım ki, ‘Yurdun Sevmek Maceradır’ adlı şiire sebep oldu bu.
- Ben: Şiir nasıl yazılır hakikaten? Şiirsel olmayan bi cevap rica edersem eğer, şiir nasıl yazılır ya da niçin yazılır?
- Y.E.: Ben Türkan Demiryöney’in öğrencisiyim. Gerçek hayata imanım vardır. Her şiir, varlığını bir yaşanmışlığa borçludur.
- Ben: Sana bakmak, Allah’a inanmaktır?
- Y.E.: ……
- Ben: Orada bahsettiğiniz kişiyle de röportaj yapmak isterdim. Neyse. Yılmaz Bey, kalabalık bir portre çiziyorsunuz ve insanların kafası karışabiliyor. Birçok şapkanız var.
- Y.E.: Evet, bazı tv programlarında adının altına mesleğini yazarlar. Böyle zamanlarda tatlı bir asistan kız gelir ve sorar. Ben de ‘Sadece adımı yazın kâfi’ diyorum.
- Ben: Bu cevap havalı olduğu için mi seçildi yoksa?
- Y.E.: Hayattaki diyalogların da şık olmasında bir beis yok.
- Ben: Siz kimsiniz onu öğrenmeye çalışıyorum aslında.
- Y.E.: Ben bir yazarım.
- Ben: Bazen ‘Düşünürüm’ dediğiniz oluyor, şimdi neden yazara gerilediniz?
- Y.E.: Hava peşindeyim hissi oluşuyor. Az önce siz de yersiz bir vurgu yaptınız bu konuya.
- Ben: İnsanların hakkınızda ne düşündüğü sizi ne kadar ilgilendirir?
- Y.E.: Çok ilgilendirir ama ben az ilgilendiriyormuş gibi yaparım. Ama bu benim duygularımla ilgilidir, düşüncelerimle değil.
- Ben: Duyarım, kırılırım ama yolumdan dönmem mi diyorsunuz?
- Y.E: Dönsem nereye gideceğim? Sevdiğini umursarsın; umursamak bir ilişki biçimidir. Benimki de umursamaktır. Sanat her türlü yüzmeye müsait bir denizdir. Bir sanatçının umursamama hakkı da vardır. Umursama işinde tercihler sözkonusudur.
- Ben: Geçmişte sanat sinemasıyla ilgili daha sert bir bakış açınız vardı, değişti mi bu?
- Y.E.: Antalya Film Festivali’nde jüri deneyimi yaşayınca konuyu anladım. Çünkü ben de herkes gibi önyargıların çekiciliğine kapılıyorum. Önemsemiyorsun ya da önemsemiyormuş gibi yapıyorsun. Kibirli davranıyorsun yani. Herkes için söylemiyorum, ben de öyle yaptım. Hatta Vizontele yarışırken, baktım bana ödül yok şehri terkettim.
- Ben: Ve bu bir hataydı…
- Y.E.: Daha da ötesi, düpedüz arkadaşlarıma saygısızlık ettim. Altan, Demet ve Kardeş Türküler. Filmimiz üç ödül almış ama ben, ‘ben’ kaygısına yenik düştüm. Yani yaşarken bir sürü ahmaklık yapıyorsun ve çok beşer hareketler bunlar deyip geçiyorsun.
- Ben: Mükremin’e bakıyor musunuz Türkmax’ta?
- Y.E.: Bazı bazı. Her seyircisi gibi büyük hürmetim var. Naifliği hem en güzel hem en kusurlu tarafı. Daha güzel yapmak mümkün ama o kadar naif olmak artık imkânsız.
- Ben: Neşeli Hayat hangi derde derman olacak?
- Y.E.: Bu çok iddialı olmadı mı?
- Ben: Tamam canım sizin hatırınız için tırnak içine alırız… Siz soruyu anladınız?
- Y.E.: Elbette anladım. Siz sanki sizi kızdırmak zor bir şey değilmiş gibi bir his veriyorsunuz insana.
- Ben: Siz de…
- Y.E.: Eskiden öyleydim. Şimdi daha tatlıyım. İsterseniz ben Neşeli Hayat sebebiyle neler öğrendiğimi söyleyeyim. Birincisi; Maslak’tan Reşit Paşa’ya, sağa dönerken sola Boyacıköy’e değil de tam sağdan aşağı Muhtar Sokak’a indiğinizde, sanki bir film çekimi için özel yapılmış bir mahalleye gelindiğini. Orada ekseri İstanbul’un cümle restoran aleminde çalışan aşçılar, şefler, garsonlar ve onların ailelerinin yaşadığını. Ki dikkat ederseniz, Rıza Şenyurt da aşçıdır. Rıza Şenyurt olmanın bir oyuncu için nefis bir deneyim olduğunu öğrendim. Rıza’nın ruh hali, her gün içine girip zaman geçirmek istediğim bir meditasyona dönüştü. Başka ne öğrendim? Hayat genel olarak güzeldir de acaba yeterince neşeli midir?
- Ben: Sizce hem film yazıp yönetip oynayıp, hem de üstüne bu kadar çok konuşmak iyi bir şey midir?
- Y.E.: E soruyosun, anlatıyoruz kardeşim. Sormasan niye anlatayım? Demek ki hem yapabilen hem analiz edebilen birisiyim allah allah…
- Ben: Bu kadar kızacağınızı bilseydim…
- Y.E.: Yok canım, aslında aynı fikirdeyim. Ama sinema filmleri biraz da üzerine muhabbet etmek içindir öyle değil mi? ‘Baba’ filmi mesela, hâlâ başköşededir.
- Ben: Aslında galiba röportaj tamamdır. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
- Y.E.: Yok.
- Ben: Çıkarmak istediğiniz bir şey var mı?
- Y.E.: Yok.
- Ben: Röportaj yayınlandıktan sonra inkâr edeceğiniz bir bölüm var mı?
- Y.E.: Yayınlandıktan sonra söylerim. Hah hah… Herkese iyi bayramlar dilerim. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
Tanrı, ‘Vizontele’ için ne diyecek- BEN: Vizontele için ne diyeceksin? On yıl sonra ne anlam ifade ediyor?
- Y.E.: Baharatlı bir şekerleme… Taraf gazetesinin nefis bir anketi var ya… Orada, öldüğünüzde tanrının size ilk ne demesini ister ya da beklersiniz gibi bir soru var. Bana söyleyeceği belli: Birinci Vizontele daha iyiydi! Hah hah hah….
- Ben: Siyasi görüşünüz?
- Y.E.: Siyasi görüş… Bir kere bir ana görüşü olur insanın önce. Meselâ hayata iyimser bakıyordur veya kötümserdir. Yalanı seviyordur veyahut nefret ediyordur. Umutludur, umutsuzdur. Sinirlidir bazısı, sakindir öteki. Ve bu ana görüşün içinde bir çoğu zaman tesadüfi bir ifade biçimi olarak vardır siyaset. Sen karşıtınla neredeyse tıpatıp aynısındır da, zıt cephelerdesinizdir. Bu nedenle hiçbir eski kelime yetmiyor anlatmaya. Ben ironik bakarım herşeye. Ve şu meşhur kader meselesinde varılan büyük senaryoyu da düşününce, tercih gibi duran mecburiyetler filan…Bir görüşe sığmıyor koca umman. Sen söyle yiğidim benim görüşüm ne? Semazen dönüyor kendi huşuun içinde, sen adamı durdurup “Kardaş senin siyasi görüşün ne” diye soruyorsun. Dans et arkadaşım. Siyaset hayatı aşırı ciddiye alır, almak zorundadır, işi, vazifesi budur. Bu kadar ciddiyet şaire de komedyene de gitmez. Yoksa açıkçası herkesin yararına düşünme bilimi olarak siyaset de, siyasi muhabbet de her zaman ilgimi çekmiştir. Arkadaşım eğer beni konuşturmaya devam edersen bitmez. Bayram misafirliğidir, öyle çok da uzatılmaz. Değerli Hocamız Robert Mc Kee bir örnek verdiydi seminerde. İsmini unuttum ünlü bir yazar bir başka yazar arkadaşına uzun bir mektup yazıyor ve diyor ki; “Kusura bakma birader mektup uzun oldu, kısasını yazmaya vaktim olmadı.”
- Ben: Teşekkür ederim ama hiç özel hayata girmedik. Oğlunuz olacak?
- Y.E: Allahın izniyle.
- Ben : Adı belli mi?
- Y.E: Belli.
- Ben: Kendisine söylediniz mi?
- Y.E: Söyledik.
- Ben: Beğendi mi?
- Y.E: Otuz tane isim söyledik bir tanesine tamam dedi.
- Ben: Beğendi yani?
- Y.E: Benimsedi bile.
- Ben: Allah bağışlasın.
- Y.E: Cümlemizinkini.
- Ben: İyi bayramlar tekrar.
- Y.E: İyi bayramlar.
Ankara keskin bozkırında
Isırırken tenini
Gecenin soğuk süt düşleri
Alıç Ve Tuzlu kuru ayçiçeği tohumu yerken
Çitlemenin şarkısıyla konuşurken
Komşu tabiatla
Yurdun sevmek
Maceradır
Türkiyem,
Maceradır.
Yılmaz Erdoğan – 28.11.2009
Yazıya Hürriyet Gazetesinden ulaşabilirsiniz.

Bu röportajı niye kabul ettim, hangi akla hizmetten yapıyorum?
Aydın Bey’in Hürriyet’in başına diktiği Ertuğrul Özkök Bey’in verdiği gaz üzerine kabul ettim. Kendi kendine konuşmanın nasıl bir angarya olduğunu anladığımda iş işten geçmişti. Bir haftadan beri Ertuğrul Bey’i günde beş vakit anmam bu yüzdendir!
Bu medya denilen şeyin taa ebesinin 3’üncü sayfasına kadar yolu var.
Medyada gidişatı nasıl görüyorsunuz?
Çok iyi görüyorum… Bu medya denilen şeyin taaaa ebesinin üçüncü sayfasına kadar yolu var. Bu sektörde herkes ayrı bir cambaz olmuş. Herkesin söylemi aynı; “Biz çok temiziz, kirlenenler öbürleri.”
Böyle bir görüş doğru olamaz mı?
Olabilir ama o zaman da bunun adı “Benim anam senin ananı Hisar pavyonda görmüş” olayıdır. Bu aslında memleketin tamamı için geçerli bir formattır.
Hoppala Hasan dayı, edep yerim seyirdi. Şimdi de meseleyi memleket ölçülerine getirdiniz.
Getiririm tabii. Yüz küsur belki de iki yüz küsur yıldır kendi kendine “Biz niye böyleyiz?” sorusunu sorup da doğru cevabı bulamayan bir toplumdan söz ediyoruz. Bana göre bizim toplum sosyal bilincini kaybetmiş. Benzetmek gerekirse, şizofren teşhisi konmamış bir insan gibi. Kafa gitmiş, kayış boş dönüyor ama kendi kendine teşhis koyacak hali olmadığından bunu bilmiyor. Bu yüzden toplumdan işe yarar ortak bir akıl çıkmıyor.
30 senedir ayda 3-4 bin lirayı zor görüyor, 1 milyon Euro alanı yere çalıyor?
O kadar köşe yazarı var ama… Konuşan bir Türkiye var. Buna rağmen mi?
Sorun da bu zaten. Hiçbir işte ehil olmayan binden fazla insan sabah akşam memlekete akıl pompalıyor. Bazen bu dehşet verici boyutlarda. Geçen televizyonda izledim. Beşiktaş bir maçını kaybetmişti. Bir gazetenin spor yazarı ekranda ateş püskürterek konuşuyor; “Mustafa Denizli benim düşündüğüm gibi bir takımla sahaya çıksaydı sonuç böyle olmazdı” diyor. Bunu da inanarak, aşk ile, şevk ile söylüyor. Köşesinde “Takımı böyle yapmalı” diye bir yazı yazmış da Mustafa Denizli okuyup bu akıllara uymamış. Bu örneği al her sektöre uygula. Otuz senedir bu meslekte olduğu halde ayda 3-4 bin lirayı zor gören bir spor yazarı, senede 1 milyon Euro’nun üzerinde para kazanan bir teknik adamı yere çalıyor. Kendi kendine, “Peki ben bu kadar akıllı ve yeterliyim de o paraları bana niye vermiyorlar?” diye sormuyor. Memleketin kamuouyunu oluşturanlar bunlar. Çoğu akıl hastanesine ziyaretçi olarak gitse, biri kefil olmadan bir daha dışarı çıkamazlar.
Son zamanlarda en popüler öfke sebebim, maç seyrederken gördüğüm üç otuzluk sucuklar.
Lig TV sizi çileden çıkartıyormuş doğru mu?
Futbol denilen kıymetli bir ürünün içine ettiler. Maç naklen yayını için cebimizden dünyanın parasını alıyorlar. Canlı yayında ekranın altından üstünden reklam bantları geçiyor. Sultanahmet Köftecisi’nden tut bilmem ne sucuklarına kadar her şey ekranda. Ayrıca insanın bir maçı banttan temiz ekranda izleme hakkı da var. Mutlaka üzerine haber bandı bindiriyorlar. Bunu da habercilik sanıyorlar. Efendim, maliyetler yüksekmiş. Girme o zaman ihaleye! Benim cebimden senede bin liraya yakın para alacaksın, sonra maçı seyrederken ekrandan üç otuz paraya aldığın sucuk reklamını izlettireceksin. Batılı aptal mı? Niye Şampiyonlar Ligi maçlarında reklam yok. Sıkar çünkü! Orada korunan ürünün kendisi. Adam milyar doların üzerindeki naklen yayın hakkını pazarlarken onu kirlettirmeme şartı koyuyor. Bizim federasyonun daha böyle bir hassasiyeti yok. Belki haberleri bile yoktur. Son zamanlardaki en popüler öfke sebebim bu. Tüketici olarak dolandırıldım, derdimi dinleteceğim bir merci yok.
20 yıldır Osmanlıca öğreniyorum.
Kendinizle ilgili kızgınlıklarınız var mı veya pişmanlıklarınız?
Olmaz olur mu? Hayatımın çoğunu zayi ettim. Yeniden hayata başlama ve seçme şansım olsa beş yabancı dil öğrenmek için şeyimi yırtardım. Çok mu önemli diyeceksiniz. Önemli. Bakın Çin’de Mao’dan sonra Cüce Teng diye bilinen bir lider çıktı. Adam hayatı boyunca üç kez sıfırlanmış. Devletin en tepesinden alınıp tarım işçisi yapılmış. Ölürken ülkede tanrı gibiydi. Yazılı hiçbir yetkisi olmadığı halde üç ayda bir torununun ağzından bir mesaj veriyordu. Seçilmişler ülkeyi buna göre yönetiyordu. Teng Hsiao Ping hakkında Batı’da koca koca kitaplar, biyografiler çıktı. Türkiye insanı birini bile Türkçe okuyamadı. Çünkü ne bir yayınevi o biyografileri çevirdi ne de bir gazete ondan ekmek çıkardı. Dil bunun için lazım işte. Gidip Sultanahmet’te parasız turist kızları ayartmak için değil.
Kendinizden memnun olduğunuz bir şey yok mu?
Son yirmi senemi Osmanlıcamı ilerletmek için kullanıyorum. Eski yazıyı geliştiriyorum. Lakin bir umman. Örneğin Celi Divani yazıyı öğrenmek için artık ömrüm yetmeyecek. Ama Babıâli rikasını okuyabiliyorum. Matbu olanları yani basılı gazete ve kitapları zaten okuyordum. Bu bana keyif veriyor, kendimi hiç değilse farklı hissettiriyor. Geçmişten kalma evrakların, yazışmaların arasında dolanmak da başka bir keyif.
Bir kızınız varmış, onunla aranız nasıl? Ona da kızıyor musunuz?
Kızmamak ne mümkün. Ama çocuk söz konusu olduğunda süngüm hep düşük. Kızım Nivan ve yeğenim Beran’la birlikte oturuyoruz. Yeğenimin de evlattan farkı yok. Dışarı çıkma niyetleri beni hep geriyor. İstanbul burası. Bir arkadaşım anlatmıştı, yirmi küsur yılını Kanada’da geçiren bir Ermeni vatandaşımız ilk kez tatile gelmiş, bir daha da geri dönmemiş. Niye dönmediğini soranlara da “Burada hayat macera. Evden bir çıkıyorsun sağ dönüp dönmeyeceğini bilmiyorsun. Böyle bir adrenalin yükselmesini nerede yaşayabilirsin?” diye açıklamış. Gerginliğimin birinci sebebi bu. İkincisi ise dört katlı müstakil bir evde benim yaşama alanımın otuz metrekareye inmesi. Kitabıma karışıyorlar, DVD’lerime karışıyorlar, içtiğim sigaraya, yediğim yemeğe karışıyorlar. Evin içinde adeta iki adet yaşam komiseri var.
Ertuğrul Bey’i durdurabilecek düzen kurulmadıRöportajı kabul etmeme şansınız yok muydu?
Ne yazık ki yoktu… Ertuğrul Bey umre yapmış mübarek bir adam. Hac dönüşü şeytanı yanına stajyer olarak almış biri. Talep de şeytandan gelmiş. Benim sizden öğreneceğim çok şey var deyip başvurmuş. Ben şimdi Ertuğrul Bey’e nasıl hayır diyeyim? Kaderimse çekerim deyip kabul ettim.
Ertuğrul Bey’e biraz içerlemiş gibisiniz.
Aman efendim, yanlış anlaşılmasın. Beni, Ertuğrul Bey ile karşı karşıya getirmeyin. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti onunla baş edemiyor. Devlet büyükleri sırf bu yüzden üç-beş senede bir başbakan değiştiriyor. İki de Anayasa değişikliği yaptılar. Hâlâ Ertuğrul Bey’i durdurabilecek bir düzen kuramadılar. Ben fukara bir gazete çalışanıyım. Onunla nasıl baş edeyim?
Sizinki ekmek korkusu mu?
Hayır. Direkt olarak Ertuğrul Özkök korkusu. Sinirlendi diyelim. Tutar şarap şişesini kafamıza ekleştirir. Sonra oturup, “Kafasına yediği Cabernet Sauvignon şişesi miydi yoksa Merlot mu, daha onun farkında değil” diye üç-dört adet hissi pazar makalesi yazar.
Grubun diğer yöneticileri ile aranız nasıl? Aydın Bey mesela… Zafer Mutlu?
Aydın Bey ile bir problem yaşamıyorum. Sadece son olarak tavlada paramı alıp gitti. Kendisine küçük bir kırgınlığım oldu. Beklerdim ki benden aldığı yüz lirayı bir zarfa koysun. Ayrıca gönlünden artık ne koparsa (Euro olarak) o zarfa ekleştirsin. İçine de “Sevgili kardeşim, pişmanlığımın beyanı olarak kabul et lütfen” diye bir not eklesin. Nerdeee? Bir hafta boyunca her gün gazetenin muhaberatına inip “Bana zarf veya paket var mı?” diye sordum. Heyhat! İşte bizde böyle bir paylaşımcı olmayan zihniyet var, o yüzden iki yakamız bir araya gelmiyor. Daha doğrusu onlarınki geliyor da bizim gibi ecit kısmının yakası gelmiyor.
Zafer Bey tavlada yenilince ortaya hemen Nüket Hanım çıkıyor.
Zafer Mutlu için de arada bir yakınma yazıları yazıyorsunuz ama.
O başka bir tür. Aydın Bey tek çalışıyor, yenip parasını alarak gidiyor. Yenildiği zaman da tak diye ödemesini yapıyor. Bay Zafer yalnız çalışmıyor. Karısı da işin içinde. Bunlar karı koca şirket olmuşlar. Tavlada kazandıklarında Nüket Hanım hiç ortada yok. Zafer Bey’in yenilmesi kesinleşip de ödeme saati yaklaştığında Nüket Hanım hooop ortaya çıkıyor. Bir yerlere gezmeye gidiyormuş gibi yapıyorlar. Bay Zafer, “Karım geldi bekletmeyelim, yarın devam ederiz” deyip kaçıyor.
Buna bir çare bulamadınız mı? Siz de aynısını yapsanız.
Ben bekârım. Mazeretim yok.
Off nelere kızmıyorum ki! Örneğin kadından “Bayan” diye söz eden gecekondu kibarlığından tutun da, “Ben o konuda araştırma yaptım” diye lafa başlayanlara kadar onlarca şeye! Araştırma yaptım dediği zaman çok çok bir makale okumuştur veya internetten bir maddeye bakmıştır. Akıl kapasitesi o kadar düşmüş ki bunun tarifi “araştırma yapmak” oluyor, al sana cinnet için bir sebep daha! Ama hiçbiri beni Lig TV kadar ayar etmiyor.
‘İnsan benim yaşıma hem de bu mesleğin içinde gelince aklına zor sahip olur. Her şeye kızan öfkeli biri haline geliyorsun. Hani adam psikiyatra gitmiş, bir türlü öfkesinin sebebini anlatamıyor. Psikiyatr bir örnek vermesini isteyince, “Doktor bey bak” deyip duvara konmuş sineği göstermiş. “O sinek duvara eğri kondu mu ben kızıyorum!” Yani derdi simetromani. Bizim ülkenin halleri de bu saatten sonra benim için öyle. Her şey bir duvarda ters duruyor.’
Selahattin Duman – 29.11.2009
Bu yazıya Hürriyet Gazetesinde ulaşabilirsiniz.
