4
Mayıs
2009
‘Bir serüvendi yaşamak bir zamanlar. Şimdi ise sıradan bir matematik problemi.’
Metin Kaçan / Harman Kaplan
Biçimsiz Etik Traşları
Sene iki bin bir. Ofis uzayına kırk bin birinci girişim. Milyon kere de girsem, hep aynı kokuyor bu ofis ortamları. Eskiden insan kokusu kırtasiye kokusu, kağıt kokusuna karışırdı. Şimdi daha plastik, yazıcı toneri kokuyor. Bürositler olsun, halıfileks olsun, kıç kıça yapıştırılmış masalar, monitörler, nerden çıkıp nereye girdiği unutulmuş kordonlar, kablolar olsun, güzel olaylar bunlar. Öldüren eyır kondiyşınlar, bas bas bağırarak telefonda tartışan kazmator iş arkadaşları, dikkat dağıtan manitalar, hepsi derin olaylar. Her bir ayrıntının üstüne sekiz cilt ansiklopedi yazılır yani. Hastasıyım ofis ortamlarının.
Fakat monitör denen cihaza ayrı bir hastalığım var. Şimdi, kompütür demek istemiyorum. Aslında olay kompütür de, sonra teknoloji düşmanı diyolar. O yüzden kompütür demek istemiyorum. Sonra yine yaparız eleştirimizi.
2
Mayıs
2009
Bahar nedir kardeşim?
Şimdi bahar geldi diyoruz, hop baharı yaşamaya başlıyoruz. Ama hiç iki dakka durup kafa yormuyoruz. Ne içindir kardeşim bahar? bahar niçin gelir? Kıştan sonra niçin bahar geliyor da mesela tutup sonbahar veya tekrar kış falan gelmiyor. Hatta ismini bilmediğimiz başka bir mevsim de gelebilirdi. Ya bahardan sonra ”dobar” diye bir mevsim gelseydi? Ha o zaman; ”aman ne güzel dobar geldi, gezelim eğlenelim” mi diyecektik?
Bahar nedir? E adı üstünde ya işte, ”bahar”… Bahar gelince bütün olarak kendinden bişii anlıyosun bişii hissediyosun ki yani bahar gibi tatlı bişii yoktur. Bahar, hele bahar ayı ben bunu her zaman söylüyorum, bahar ayının değeri çoktur, kıymeti çoktur. Ama bilene çoktur. Bilmeyene hiç… Hava, civa… Ya işte kış gitti bahar geldi. Ya, kış gitti bahar geldi ama baharın anlamı nedir kardeşim? Baharın özelliği nedir? İnsan yaşıyor, köftesini yapıyor, rakısını içiyor, topunu oynuyor, çocuk çoluğunu alıyor eğleniyor, içiyor, sahil şeridinde hız yapıyor. Bahar demek budur işte. Arabanın camını açarsın, sahilden Kuzguncuğa, Fethi Paşa korusuna.
“Nasıl Mesih Oldum?” veya “Bir ‘rahatsızın’ anatomisi”
Bölüm 1: Zengin kızı Olga ve “Kabin Basıncı”
Bundan çok seneler evveldi. Dokuz yüz yetmişli yıllardı. O yıllarda zengin çocukları parti verir, Basf marka makaralı teyplerden “San Fransisko Sokakları”nın soundtrackinin tarzında müzikler dinlerlerdi. İşte yine a yıllarda (o yıllarda) Ahmet Abimiz, bir çıyan kıvraklığıyle partili, çaylı alemlerde dolaşır, her hafta başka bir çıtırın aklına girerdi. Bu yüzden tüm gece alemi, Ahmet’i “Çiyanni” lakabıyla anarlardı. Nitekim Ahmet, o zamanlar henüz “Abi” sıfatını almamış, kaotik ve fani bir hayat sürmekteydi. Peki mutlu muydu? Hayır.
Ciyanni bir süredir Ukraynalı bir kızla takılmaktaydı… Veya Litvanyalı. Tam olarak hatırlayamıyorum. Yani Çiyanni hatırlayamıyordu. İşte o taraflardan gelmiş sarışın ve soğuk bir kızdı Olga. Zengin bir fabrikatör olan Hulusi Kentmen, Olga’yı bir Rusya gezisi sırasında evlat edinmiş. Her türlü masraf yapıp, şımartarak büyütmüştü. O kadar soğuktu ki Olga, geldiği vakit Çiyanni, evin içinde odun sobası yakmak durumunda kalıyordu. Aylardan ağustostu ve Olga, Çiyanni’nin içindeki boşluğu sanki tırnaklarıyla kazarak daha da genişletmekteydi.
29
Nisan
2009
Bildiğiniz gibi ilk kişisel sergimi geçen hafta Bayrampaşa Sanat Galerisinde açtım. Arkasından bu Hülya Avşar’ın sarı-kırmızı resim vukuatı şeyoldu. Bir resim bölümü profesörü, değerli sanatçı Hülya Avşar hakkında ileri geri konuşmuş, üstüne saldırmış. Kadıncağızı, resmininin önünde fotoğraf çektirip, televole esprileri yapıyor diye azarlamış. Bak bak bak. Hallaaaah… Sen üç kuruş maaşa çalışan, devletin bir profesörü, tut koskoca değerli milli sanatçımız Hülya Avşar hanfendiyi aşağıla. Allahtan bu Erol Aksoy müdürümüz oradaydı da kendini bilmez profesöre haddini bildirip, kendi resimlerinin sergilendiği sergiden kovdu. Bi de Tempo dergisinde bi Levent Evkuran vardı. Onu kim kovduydu hatırlayamadım şimdi. Neyse allah mahfaza ya profesör içerdeki sanatçılarımıza saldırsaydı, ısırsaydı falan. Bu filimlerdeki çılgın profesör tiplemeleri boşuna yazılmıyo babacım…
Neyse ben bu benim sergimi açtığım sırada olaydan haberim yoktu. Öğrendim, çok tadım kaçtı. Neyse ki o sırada yanımda değerli sanatçı arkadaşlarımız İsmayil ile Behzat vardı da teselli şeyettiler. Bakın bunlar değerli sanatçılar. Bugün bir İsmayil Türüt, bir Sühayıl Uygur kolay yetişmiyor. Bu insanları böyle bir ne idüğü bellisiz resim mesim için kırmamak küstürmemek gerekir. Bugün bir televole spikeri yetiştirmek için beşyüzellibin iş saati gerekiyor. Bugün bir Bayazıt Öztürk ki koskoca Cumhurbaşkanımıza, “O her kırmızı ışıkta duruyor, biraz zor gelir” diye laf atmış, arkasından da “Nıhahahah” diye gülebilmiş bir kazma… öhö yani kozmopolitik bir kişiliktir. Bu insanlar tarlada yetişmiyor. Hem İstanbul da tarla mı kaldı?
28
Nisan
2009
- Yav Ahmet Abi…
- Hah söyle Emrecan.
- Eee… Ahmet Abi. Sence 312. madde kaldırılıcak mı?
- Bilemiyorum, Banu Alkan’ın “Kaldıramazsan kaldırırlar güzelim” adlı şarkısı aklıma geliyor daha ziyade. Ispanaklı börek mi alıyoruz, peynirli mi?
- Ha dur tamam, hatırladım. Asıl onu sormayacaktım, başka bişey sorucaktım da hatırlayamadıydım.
- Sor. Peynirli alıyorum ha. Usta bize üç porsiyon peynirli paket, bi zaamet.
- Ya Ahmet Abi. Senle butün gün o sahil şeridi senin, bu çay bahçesi benim gezip dolaşıyoruz, güzel şeyler bunnar. Ama ben diyorum ki, artık biraz iş dünyasına gireyim, yappi takıliim, anasının gözü formatında adam yiyeyim.
- Bak Emrecan, ofis hayatının bazı zorlukları vardır. İş ortamlarında kafana göre takılamazsın. Ben kafama göre takılmayı seviyorum. O zaman naapıyorum? Çalışmıyorum.
- Abi biliyorum ama benim hevesim var. Tüm zorluklarına razıyım iş yaşamının. Gerekirse boynumda kimlik kartı bile taşırım. Senin ofis tecrüben var, biraz tüyo rica edicektim senden.
- Peki anlaşıldı sen başka olaylar peşindesin. Al o zaman sana bi ofis yazısı.
27
Nisan
2009
Ahmet Abi, “Öz Romans Sanatı”nın kendinden sonra da sürebilmesi amacıyla kendine bir çömez edindi. Ahmet Abi ve Emrecan’ın insanlık dışı diyalogları bundan böyle bu civarda.
Bir dost gibi davran bana, herkes bizi öyle bilsin.
- Bak Emrecan kadınlara çok yanlış yaklaşımlar içindesin.
- Evet abi.
- Olmuyor yani. Mesela dün senle çay bahçesinde oturuyoruz, hoşlandığın kızın yerini taş atarak göstermek piskopatça bi davranış…
- Haklısın abi, hatalıyım. Ama bi türlü görmedin kızı, ben de “Aha şurda işte yaa” diye sinirleniverdim birden.
- Kadınlar karşısında her şeyden önce soğukkanlı davranman gerekir Emrecan. Ayrıca ben miyopum. Neyse, bak Emrecan, sana bazı cd’le getirdim. Birtakım aşk temalı parçalar. Kelebekler Vadisi’nde geçirdiğimiz bir haftalık tatil esnasında, Ragga Oktay’ın “Çukulata Kız” isimli şarkısından başka aşk şarkısı bilmediğini farkettim.
- Haksızlık ediyosun, ama abi. İzel, Çelik, Ercan’dan “Hastasın Sen” adlı parçayı ezbere biliyorum. Söyliyim istersen… Gözlerim dolu dolu oluyor, sen burdan çekip giderkeeen… Ehe heh.