İnternette gezerken sıkıldığımda google’ın resim arama motoruna girip aklıma ilk gelen şeyleri yazar ve karşıma çıkanlar arasında gezinirim. Hem vakit geçirtiyor hemde hiç aklınızın ucundan bile geçmeyen şeylerle karşılaşabiliyorsunuz. Bu günde “impossible love” yazıp ara tuşuna bastım.
Bazılarını da blogumda paylaşayım dedim.
Ara sıra sizde deneyin.

“Canım hiç çıkmak istemiyor, evde oturacağım bugün”
Sık sık bu cümleyi tekrarlıyorsa, durum kötüye gidiyor demektir. Artık ilişkiyi bitirmek istediğini bir türlü söylemeyi başaramayan erkeklerin en kolay kaçış tekniğidir. Giderek içine kapanır, telefonlarınıza çıkmamaya başlar… Eninde sonunda gerçeği itiraf edecektir… O gün gelmeden siz pılınızı pırtınızı toplamaya bakın…
“Erkek erkeğe eğleneceğiz, kızlar gelmeyecek”
“Çapkınlık erkekliğin şanındandır” saçmalığını fazla ciddiye aldıklarını, o”erkek erkeğe” masalara gözlerini kestirdikleri bir kızı oturtmaya bayıldıklarını biliyoruz zaten… Fazla söze ne hacet.
“Ben de aşkımızı herkesin bilmesini istiyorum, ama…”
İşte gizli yaşanan ilişkilerin en kritik cümlesi. Birçok sebebi olabilir. O sebeplerin, eğer sizi gerçekten seviyorsa, hiç değer taşımadığını kendinize tekrarlayıp durun. Israrla gizliyorsa, durmayın, kaçın… En güzeli…
“Senin incinmeni hiç istemiyorum.”
Ben senin incinmene bayılıyorum ama… Pöh! Ne sahte, ne ikiyüzlü… İncinmemi istemiyorsan incitme, incitecek şeyler yapma. Önce incit, sonra böyle günah çıkart. Hem de iyilik meleği pozlarında. Yok ya!
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmış yazıdan alıntı.
“Mantığım ayrılmam gerektiğini söylüyor”
İnsan yüreğinden medet umamazsa, mantığından umar elbette… Bazen doğruları söylemek çok güç gelir. Dürüstçe “bitti” demek, “artık seni sevmiyorum” ya da “başkası var hayatımda, bir başkasına kapıldım” diyebilmek cesaret ister. İsterseniz yaşananlara duyduğunuz saygıyı bahane edin, ister gerçekten bir ikileme düştüğünüzü fark etmez; gerçek tüm ağırlığıyla önünüzde duruyordur. Ve siz aceleyle bir maske takmalısınız yüzünüze. Aslında, bu ayrılık tiradı zannettiğiniz gibi işi kolaylaştırmaz, zorlaştırır. Bir kere yalan söyleyince, başka yalanlar da uydurmak zorunda kalırsınız. Sevgiliniz mantıktan, bilinmeyen doğrulardan dem vurararak ayrılma kararıyla önünüze gelirse ve siz onu bırakmak niyetinde değilseniz, üstüne gidersiniz. “Birlikte halledebiliriz, bana anlatabilirsin” dersiniz. Ve o da yeni yalanlar uydurur, saplandıkça saplanır bataklığa. İkiniz de acı çekersiniz. Halbuki en başta doğruyu söylese, keskin bir acı nöbeti, dingin bir zihin bırakır geride.
Kısacası, ayrılma kararını mantık değil, yürek verir.
“Eninde sonunda pişman olup, ayaklarıma kapanacak”
Bu düşü sadece kadınlar mı kurar bilmiyorum; ama çoğu ayrılığın ardından sarf edilen ilk cümlerdir. Adam ardına bakmadan bırakıp gitmiş, terk etmiştir. Kadın bunalımdan bunalıma sürükler zihnini. Depresif ayrılık öykülerinden biri yaşanır. Hiç gelmeyen telefonlar, arkadaşlardan alınan haberler, “terk etti” kelimesi yerine uydurulan bahaneler, arkadaşlarla yapılan bitmek tükenmez analizler, aniden bastıran ağlama nöbetleri… Komiktir, oyuncular değişse de senaryo genelde aynı kalır. Ve en büyük teselli de hep aynıdır. Eninde sonunda dönmesi, ayaklarına kapanıp af dilemesi, nasıl pişman olduğunu, aslında onu deliler gibi sevdiğini söylemesi… Asla gelmez. En azından beklenen zaman diliminde. Aradan aylar, belki yıllar geçer ve bir anda unuttuğunuz, kalbinizin kendinizin bile hatırlamadığı bir köşesine gömdüğünüz kişi çıkıverir karşınıza. Pişmanlığını anlatır. Artık hiçbir önemi kalmamıştır, güler geçersiniz…
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmış yazıdan alıntı.
“Öncelikle hayatıma bir yön vermem lazım”
Genellikle ilişkinin krize girdiği anlarda, sarfedilen bu cümle sonrasında gelecek ayrılık isteğine mantıklı bir çözüm üretmek için uydurulur. “Kim olduğumu, ne yapacağımı bile bilmiyorum daha” klişesiyle renklendirilip, psikolojik bir sorun olarak sevgilinin önüne sürülünce verilecek cevap da kalmaz. Bu gibi durumlarda, itinayla başınızı sallayıp, ona hak verdiğinizi belirtir ve ayrılık kararını sessizce kabullenirsiniz. Ancak o meşhur “yön”ün başka kızlara doğru kaydığını duyduğunuzda üzülmeyin; zira kendinizi tükenmiş bir ilişki için paralamak hiç de akıl karı değil. Siz de hayatınıza yeni bir yön vermeyi deneyin!
“Böylesi ikimiz için de daha iyi”
Ayrılık teklifinin ardından söylenen en yapıcı cümle. Yine verilecek cevapların önü tıkanmış durumda. Bir kere o sizin için en iyinin ne olduğuna nasıl karar verir, nasıl böylesine cüretkar bir cümle yumurtlayabilir belirsiz. Sırf hezeyana yol açmadan, anı kurtarmak derdiyle klişelere sarılmak adettendir. Ayrılık ona iyi gelecek olabilir tabii. Zaten söylemeye çalıştığı da budur; “Başının çaresine bak, gerisi beni ilgilendirmez.” Sizin yaşadığınız hayal kırıklığı, hüzün onu ilgilendirmez. Boş verin, ilgilenmesin. Bu da sizin için en iyisi…
“Ruhumun diğer yarısını arıyorum”
İyi, sana hayatta başarılar. Daha ne söylenebilir ki? Tabii, bu cümle (bu sefer de ayrılıktan açıldı konu, iyi mi) ayrılık teklifinden önce ya da sonra geliyorsa. Yoksa, kimi durumlarda bir iltifat ya da sadece bir temenni gibi algılayabilirsiniz. Sahi, siz ruhunun diğer yarısını arayanlardan mısınız yoksa? Eğer öyleyse, yani bir yerlerde eşruhunuzun bulunduğunu düşünüyorsanız iflah olmaz bir romantiksiniz demektir. Ne güzel…
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmış yazıdan alıntı.
Bu sefer inanmak için kendimizi iyice zorlayalım. Düşünün bakalım, evde oturuyorsunuz ve erkek arkadaşınız o gece dışarı çıkamayacak. Sizin içiniz kıpır kıpır. Anneden babadan izin gerekirse çok önceden alınmış bir adet elde mevcut. En yakın arkadaşınız aradı ve harika bir program önerdi. Canınız çekmezse eyvallah. Ama çeker değil mi? Aynısının ona olduğunu düşünün. Tabii ki sizi bırakıp gitmeye her an hazır ama bir yandan vicdanıyla muhasebe etmesi gerekiyor. O da ne yapıyor? Gidiyor ama “canım hiç istemiyor” ayaklarıyla. İnanma!
“Bana güvenmeyen bir insanla olamam”
Bak bak. Bir de üste çıkıyor. Yavuz hırsız ev sahibini kovalar misali. Suçu su üstüne çıktı ya, etekleri tutuştu tabii. O da yapması gereken tek şeyi yapıyor ve üste çıkmaya çalışıyor. Aslında hiç akıllıca değil. Can çekiştiği dikkatli bir göz tarafından hemen algılanabilir. Eğer size “Bana inanmadığına inanamıyorum, halbuki seninle ilişkimi güven üstüne kurmuştum” deyip odayı terkediyorsa, birazdan geri gelecek demektir. Belki de ağır abi olur ve kendini haklı göstermek için iyiden iyiye naza çeker. Denemesi bedava.
“Bugün çok yorgunum erken yatacağım”
Eğer telefonla konuşurken sık sık esnemeyi ihmal etmiyorsa “Bugün aldığın ayakkabının topuğu beni hiç enterese etmiyor” diye düşünmeye başlamıştır. Emin olun telefonu kulağından uzakta tutup bir yandan uyukluyordur. Asla yorgun düşemezler diye bir iddiamız yok elbette. Tabii ki dinlenmeye ihtiyaç duyabilirler. Ancak bunun gerçekliğini anlamak size düşüyor. Eğer içinize bu şüphe düştüyse o zaman onu bir deneme testine tabi tutun. Öncelikle bu cümleleri ne sıklıkla söylediği önemli. Bir insan her gecede yorgun olamaz ki değil mi ama?
“Bıcır bıcır ne de güzel konuşuyorsun”
Tehlike çanları. İlişkinin ileriki aşamalarında çok konuştuğunuzdan dem vuracak. Arkadaşlarına sizi şikayet etmeye başlamış bile olabilir. Siz cümleleri ardı arkasına sıralarken içinden bayılmak üzere olduğunu düşünüyordur belki de. Her yaşadığınızı anlatarak açık yüreklilik ettiğinizi düşünüyorsanız, ancak yanılmaya hazırlıklı olun.
Not.: Bir zamanlar Chilek.com internet sitesinde yayınlanmışyazıdan alıntı.
24
Ekim
2009
Amerika’daydım, hâla öğrenciydim 26 yasındaydım.. Ne olduğunu anlamadığım bir bölümden her nasılsa mezun olmuş ve ne olduğu hakkında hiç bir fikrim olmayan başka bir bölümde master yapmaya başlamıştım. Normal bir hayat yaşayıp kendime anlamlı bir hayat kurabileceğimi umut ettim bir sure. Yapmam gereken tek şey okula gelmek, ders çalışmak, gece erken yatıp sabah erken kalkmaktı. Okulun bahçesindeki meşe ağacı! “Ne hayat ama” dedim kendi kendime. Yinede çok basit görünüyordu her şey. Her gün okula gitmeye başladım. İnsanlarla tanışmaya çalışıyor böylece yeni bir sosyal çevreye girmeye çalışıyordum. Okuldaki insanlar sadece GPA dedikleri not ortalamasından, dışardaki insanlar ise credit history dedikleri güvenilirliği ya da güvensizliği gösteren şeyden bahsediyorlardı.
Bütün bunlar beni daha da bunaltmaya başlamıştı. Birçoğu dangalaklık üzerine gerilmiş kaygan, ince ve keskin bir ipte dans ediyordu adeta. Para durumum kötüye gitmeye başlamıştı ve Amerika’da paranın olmamasıyla varlığının gereksizliği tamamen aynı anlamdaydı. “Looser” diye bir kelime öğrendim burada. LOOSER!!!
20
Ekim
2009
Öğrenciydim, berduşun tekiydim, 19 yaşındaydım ve bir kıza aşık olmuştum. Adının harflerini tek tek söyler sonra onları bir kâğıda yavaşça yazar ve her harfini yazarken onun ruhuna dokunabileyim diye bir dua ederdim. Adini gün boyunca defalarca fısıldadığımı hatırlıyorum kendi kendime; Rumeysa, Rumeysa…

Nereliydi hatırlayamadım simdi. Bildiğim tek şey adında bir tılsım taşıdığıydı sanki. İşte bu yüzden, asla fısıltıdan daha da yüksek bir sesle söyleyemedim adını. Onunla her karsılaşmamızda kalbimin nasıl büyük bir gürültüyle çarptığını hatırlıyorum da. Her seferinde kalbimden yükselen bu gümbürtüyü duyacağını düşünürdüm.
Bir gün karar verdim, odamın sarı duvarlarını çaresiz ve umutsuz bir yalnızlık içinde izlerken. Her şeyi bilmesi gerekiyordu. Mademki o çok güzeldi ve ben onun aşkına düşmüştüm, o zaman bundan o da sorumluydu. O zaman bilmeliydi her şeyi. Defalarca pratik yaptım kendi kendime. “Rumeysa, seni seviyorum tutar mısın ellerimden?” Tam da, böyle söylemek istiyordum.
-Ona, tutar mısın ellerimden?
12
Ekim
2009
Geceleri uyurken, sabah aydınlığına değin uykusunda tebessüm eden ve dudaklarındaki gülümsemeyle göklerde uçuşan meleklere benzeyen bir karım vardı. 18 yıl boyunca yüzündeki tebessümü izlemek için, Ondan daha geç saatlere kadar oturup, ondan daha önce uyumamaya çalıştım. Altın renkli saçlarını, O uyuduktan hemen sonra parmaklarımın ucuyla billurdan yapılmış bir heykele dokunurcasına, kulaklarının arkasında toplarken, O sanki annesi saçlarını okşamaya gelmiş bir bebek gibi gülümsemeye devam ederdi. Ve ben saçlarını nazikçe toplamaya devam ederdim yine de; Onun tebessüm eden dudaklarını daha iyi görebileyim diye…
Bana ilk seslenişini, adımın onun güzel dudaklarından yuvarlanıp, kulaklarıma ve oradan da yüreğimin en derin köşesine saplanışını hâla ve hiç eksiksiz hatırlayabiliyorum. Adımı söyledi ve benim adım, yirmi küsür yıldır taşıdığım adım, sanki başka bir anlam kazanmışçasına güzelleşivererek beynimde ve yüreğimde yer etti ve şöyle söyledim kendi kendime “Ben adımı çok seviyorum”. Onun dokunduğu, anlattığı ve söylediği her şeyi sevdim ben. Hem de çok sevdim. Gözlerinde saklı olduğunu söyleyebileceğim ve fakat ne olduğunu asla bilemediğim, oysa her daim, bana anlatmasını ümit ettiğim sırları olduğunu düşündüm her zaman. Hiç Anlatmadı. Denemedi bile ve bende asla sormaya cesaret edemedim. Kim bilir belki de hiç bir şey yoktu aslında. Kim bilir…
22
Ağustos
2009
İlk internete girdiğimde 28.800 modemim vardı. O zaman internete girmek bir ayrıcalıktı, soranlara çok karmaşık bir şeymiş gibi anlatıp yok yere havamızı atardık. Sanki interneti icat etmişiz gibi. Ama neyse konumuz değil, daha sonra internet yaygınlaştı. Yaygınlaştıkça, hızı artmaya başladı ve sanki biraz da tadı kaçtı.
Demiştim ya ilk internete girdiğimde sitenin açılmasını beklerken çayımı çorbamı almaya gider, tuvalete kaçardım. Site açıldıysa hemen çıkmaz gerekli gereksiz her şeyi incelerdim. O zamanların meşhur sitesi www.hatun.com’du meşhur ünlülerin resimleri yayınlarlardı. (O zamanda ücretlimiydi hatırlamıyorum) Resimlere bakmak müthiş zevk verir, ağzımızın suyu akardı. Önce kadının kafası gözükür, sonra göğüsler vs.
Neden resmin nasıl çıktığını yazdığımı açıklayayım.
23
Haziran
2009