13
Mayıs
2010
Yaşar Danacıoğlu, emekli bir Emniyet Amiri… 1949 yılında İstanbul – Bankalar Caddesi’nde yankesici kovalayarak mesleğe başlamış…
Tarih Vakfı’nın “Bankalar Caddesi Sergisi” kapsamında bir sohbet toplantısında, adı geçen caddenin kaldırımlarını az aşındırmamış insanlardan biri sıfatıyla caddenin “tarihi kişiliklerini” anlattı.
Sayesinde, bir devrin ünlü yankesicilerinin çalışma yöntemleri hakkında kapsamlı bilgi edindik… Yaşar Bey, ünlü dolandırıcıları yalnızca “kriminal vak’alar” olarak yansıtmayıp “meziyet” ve “maharet”leri, kişilik özellikleri ve insani yönleriyle anlatıyordu. Bu ballı sohbetin bir yerinde söz Sülün Osman’a geldi… O’nun “öyle abartıldığı kadar büyük bir dolandırıcı olmadığını” düşünüyordu Yaşar Bey…
Söylediğine göre, Sülün Osman’a atfedilen marifetlerin çoğu Eyüplü Halit’in tezgâhından çıkma idi… Ve Halit’in hakkı yeniyordu…
Sözü Yaşar Danacıoğlu’na bırakalım:
12
Mayıs
2010
Videoda kötü, kaba saba Alman pornoları izlerdim, ama bilhassa şu VCD olayı çıktı çıkalı ne Jenna Jameson’lar, ne Asia Carrera’lar, ne Clauida Chase’ler kaldı görmediğim. Biz yirmi yıl öncesinin Gloria Guida’sını ilahe sanırken, adamlar sektöre ne güzel yıldızlar kazandırmışlar, şaştım kaldım. İyiydi hoştu, nice yalnız gecelerimiz renklendi sayelerinde, ama ne yalan söylemeli, yine de ‘o’ sinemaların, o sinemalarda oynatılan birbirinden berbat ‘o’ filmlerin hastasıyım. Birbirinden berbat Türk filmlerinin, bıktırıcı İtalyan seks komedilerinin, Latinlerin iç karartan, turistik ‘sahil’ orjilerinin, Almanların ‘Alice ‘über’ Wunderland’ veya ‘Drei Dirndle in Paris’ türünden pornografik gerçeküstücü denemelerinin, Fransızların yalılarda, saraylarda geçen aile içi seks entrikalarının tadı damağımda hâlâ.
İnsanın, hele bir erkeğin hayatında kendisini mutlu hissettiği anlar çok nadir. Ben, yeniyetmelikten yeni yeni çıkarken, seks filmi oynatan sinemalarda kendimi öyle mutlu hissettim, bugün de hissederim. Kendine özgü bir büyüsü vardır o sinemaların. Kıyıda, kirli, sidik kokulu; koltukları, teybi, film makinesi, pisuarları, perdeleri, ışıkları mütemadiyen arızalı… Ben şu yaşıma geldim, içlerinde biraz olsun temiz, bakımlı birine rastlamadım. İşte zaten buydu mesele, gizli saklılığın, özene gerek bırakmayan tabiiliği; seni tek bir taleple tanımlayıp, tozun toprağın ortasına salıveren samimiyet. Otuzbire gelmiş bir adamın, boyalı bir salon, sağlam bir perde ne işine yarardı ki?
19
Temmuz
2009
Ankara’da çalışıyorum fakat nişanlım, ailem ve dostlarım İstanbul’da. Bundan dolayı sürekli İstanbul-Ankara arası yolculuk yapıyorum. İstanbul’a girerken Kartal’da “Kartal’da, Dünya’nın en büyük adalet sarayı yükseliyor!” yazılı tabela karşılıyor ve oldukça rahatsız ediyor.
Ülkemiz adaletinin tecelli ettiği mahkemelerimize güven azalırken, onları adalet saraylarına veya şatolarına taşımak güveni artıracak mıdır? Radikal gazetesinde 10.07.2007 tarihinde yayınlanan araştırmada halkın sadece %49’u mahkemelere güveniyor denilirken, tek sorun binalar mıdır?
Tabiki çalışma koşulları düzeltilmeli, bu koşullardan kaynaklı sıkıntılarda yargılamalarda aksaklık ve sıkıntılar yaşanmasına sebep olmaktadır. Mahkeme salonlarının yetersizliğinden dolayı ileri tarihlere atılan duruşmalar, kaybolan dosyalardan dolayı ertelenen duruşmalar vs.
Peki hakim, savcı ve diğer personellerinin haklarının iyileştirilmesi düşünülüyor mu?
Davalara bakan hakimler yasaları yorumlarken, mağduru koruyucu kararlar almak yerine suçluyu hafif cezalarla sokaklara salmaktan vazgeçecek mi? (Kapkaççıların karakolda serbest bırakılması, eşinden şiddet gören kadının adalet önünde yeterince korunmaması vb. kararlar.)
O güzergâhtan her geçişimde bu ve benzeri sorular kafamın içinde uçuşuyor.
Umarım bir gün hepimiz kurumlara güven anketinde ilk sıraya mahkemeleri koyacak duruma geliriz.
18
Haziran
2009
Bizim kuşak, yani 1930′lu yılların sonunda ve 1940′lı yılların başında da doğanlar, ilk, orta ve lise eğitim bakımından çok şanslıydı.
Örneğin benim okuduğum Şişli Terakki Lisesi‘ndeki edebiyat öğretmenlerini şöyle bir saydığım zaman, dönemin bütün “ağır topları“ndan ders alma şansına sahip olduğumuzu fark ediyorum:
Nihad Sami Banarlı, Zeki Ömer Defne, Behçet Necatigil, İzgen Öksüzcü-Bengü (Memet Fuat‘ın eşi) hep bizim hocalarımız arasındaydı.
Ben en çok Nihad Sami Banarlı‘da okudum.
Nihad Sami Banarlı ilginç bir adamdı.
Tam bir soğuk savaş dönemi hocasıydı.
Aşırı milliyetçi eğilimlerini, güçlü bir “anti-komünist” dünya görüşü çevreçevesinde bize aktarırdı.
Örneğin, “Hangi şairdir ki ekmekten, topraktan, yağmurdan, güneşten söz eder, o komünisttir, çünkü bunlar hep ortaklaşa olan, paylaşılan değerlerdir” derdi.
Picasso’nun, “kübizm” aracılığı ile Batı’nın estetik değerlerini ve sanat felsefesi anlayışını yozlaştırmak için Moskova’dan yani kömünsitlerden milyonlarca dolar para yardımı aldığını söylerdi.
Kruşçev‘in, Picasso‘yu nasıl eleştirdiğini duyunca, (ki yaklaşık olarak Nihad Sami Banarlı‘nın iddialarıyla aynı zamanlarda bu eleştirileri yapmıştı) hemen aklıma Banarlı gelmişti.
Ama bütün bu “taraflı” ve oldukça çarpıtılmış dünya görüşüne karşın, özellikle Divan Edebiyatı’nı çok yi bilirdi Nihad Sami.
Ben hâlâ divan edebiyatından bir mısra duyar duymaz, otomatik alarak veznini çıkarırım, ondan öğrendiğim bilgilerle.
1
Haziran
2009
Elemtere fiş, webkemlere şiş
Eskiden, televizyonun tek kanal olduğu, siyah-beyaz olduğu günlerde plaj rontçuları vardı. Bunnar plaj kabinlerinde sansar gibi pusuya dururlar, yandaki kabine bir bayan girdiğinde, evvelden kabine açtıkları delikten bayanı rontlarlardı çok afedersiniz. Sonra tabi bi de ağaç rontçuları vardı. Gözüne kestirdikleri bir bayanın yatak odasının yanında bir ağaç bulurlar, ağacın bi dalına akbaba gibi tüneyip, bayan soyunurken dikiz olurlardı. Rontçuluk çok şey bir mevzuydu o yıllar. Bu Gırgır dergisi vardı yetmişlerde. Her gün bi ağaç rontçusu, plaj rontçusu karikatürü çıkardı.
Peki sonra nooldu? Niçin şimdi bu karikatür dergilerinde, bu plaj rontçuları, ağaç rontçuları gözükmemekte? Nooldu bu adamlar? Rontçular yok mu oldu birden bire? Türkiye, rontçu illetinden kurtuldu mu? Hayır kurtulmadı. Nasıl kurtulmadı, onu şimdi anlatmak istiyorum. Anlatmak istiyorum ama sinirden de ellerim titriyor, zor yazıyorum.
31
Mayıs
2009
İtiraf ediyorum, futbolun ne fut’undan anlarım ne bol’undan. Ofsayt nedir? Açıklayamam. Penaltı ne zaman atılır? Tahminen söylerim ama tam bilemem. Kornır atışı, taç atışı, orta saha, defans, röveşata nedir? Yıllardır merak ederim. Kahvede arkadaşlarla maç seyrederken sormak isterim hep. Utanırım soramam. Ama bütün bunlar bir futbolsever olmama engel mi? Fanatik olmama engel mi? Heyecan yumaklarıyla katışmama engel mi? Hayır.
Evet ben bir fanatiğim. Ama neyin fanatiğiyim? Ahmet Abi hangi takımın fanatiği? Ahmet Abi güzel oynayanın takımının fanatiği. Evet ben bu konuda renk körüyüm kardeşim. Ben renkleri görmem, güzel oynayanı görürüm. “Be adam hem futboldan anlamazsın, hem de kritik yaparsın. Nasıl oluyo bu işler?” diye soran arkadaşlar olabilir. Olur, insanoğlu meraklıdır. Meraktan da sorabilir, pislik olsun diye de sorabilir. Biz, kendimize sorulan soruları, meraktan sorulmuş diye kabul edip cevaplama eğilimi içindeyiz. Bi insanla ilk evvel tanıştığımızda onu harbi delikanlı olarak kabul ederiz, sonraki davranışlarına göre puan kırabiliriz.
27
Mayıs
2009
Asıl önemli olan “İnsan Güzeli”
En iyi filim Oscar’ı: “İnsan Güzeli”
Filmde en az görünen erkek oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi (0.3 sn.)
En delikanlı oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi
Yönetmene en çok karışan oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi
Sette çıkan tatsızlıkları en çabuk tatlıya bağlayan oyuncu Oscar’ı: Ahmet Abi
Montajcıya arkadan gizlice yaklaşarak, “HÖÖÖÖT!” diye bağırarak yaptığı şakayla filmin yanlış montajlanmasına sebep olduğu için. Yılın eşşek şakası Oscar’ı: Ahmet Abi
Uçaktan iniyorum akşamüstü, Holivut’tayım etraf hakkaten çok acayip. “Ulan”, diyorum “burası neymiş be”. Oskar’ın veriliceği binaya geliyoruz, yere böööle uzuunca bi kırmızı halı atmışlar. “Hoca bunu attıysanız ben bunu alıp eve götiriim” diyorum. Halıyı kıvırırken etraftan koşup, “noo noo Mr. Ahmet Abi!” diye bağıran adamlar halıyı alıyolar elimden.
22
Mayıs
2009
Aşırı sıcaklar can alıyor, hasta ediyor, nefret duygularını körüklüyor. Yine aynı aşırı sıcaklar cinsel dürtülerimizi ertelememize sebep oluyor. Peki ama nedir? Uzmanlar ne tavsiye ediyor? Daha da önemlisi, ben ne tavsiye ediyorum?
Uzmanlar, bol bol dayak yenilmesini tavsiye ediyorlar
Şimdi ben şu anda bu yazıyı yazarken bi yandan da Kıral televizyonunu seyretmekteyim. Klip seyrediyorum, kadının biri şarkı söylüyor, hesapta aşk şarkısı. Diğer yandan bi takım adamlar banka soymaya hazırlanıyor, silahlar falan. Aralarında bi de karateci var. Bu deminki kadın resmi olduğunu zannettiğim bi binada şarkısını sürdürüyor… Belli ki, klip sıcakların etkisinde yapılmış, kurgulanmış, çekilmiş.
Bu açıdan olaya yaklaştığımızda uzmanlar hakkaten, harbiden haklılar. Sıcakların yan etkileri bol bol dayak yenilerek önlenebilir bi derece. Fakat ya dayak atan adam ne yapsın? Dayak atmak için gereken minimum enerji miktarı nedir? Beş yüz kolari mi? Bin beş yüz kolari mi? Bi tahmin eder misiniz? Evet? İki bin mi? On bin mi? Hayır, tamı tamına yirmi iki bin beş yüz ko-la-ri! Bu miktar da, bir derin dondurucunun iki şişman cesedi dondurmaya harcadığı enerji miktarına denk gelmekte.
Sene bin dokuz yetmiş küsür. O yıllarda Amerika’da takılıyoruz, Kaliforniya taraflarında. Benim kız arkadaş var, Elenor Ragbi. Bu üniversiteye devam ediyo, Kaliforniya Rivırsayd Teknoloji Kompütür bilimleri bölümü. Onun da son senesi, tezini falan yapıyo. Bu tezini bitirince memlekete dönücez, evlenicez falan güya, öyle planlar yapıyoruz.
Elenor tezini mezini hazırlarken ben de öyle Long Biiç sahilinde afedersin malak gibi yatıyorum, Biiç Boys dinliyorum. “Kaliforniya Görls” (Kaliforniya’nın Kızları) diye bi parçaları vardır, o yılların gençleri bilir. Habire ben bunu dinliyorum, tiribe girmişim Bizim Ali geldi yanıma. Ali dediysem Memed Ali diil tabi, Ali Mak Graw. Hani Lav Story (Aşk Hikayesi) diye bi filim vardı acıklı, müziği ünlüdür. Rıza Silahlikobra orguyla çalardı pazar eğlence programlarında.
Neyse çok daatmayalım konuyu işte o filimde kanserli kızı oynayan Ali geldi, çok eski kankamdır. Ben buna gazoz ısmarladım, oturuyoruz muhabbet ediyoruz falan, bu bana, bi kuzeni varmış bunun Con diye, hafiften kafayı yemiş, elektronik mühendisi. Onu anlattı, evden hiç çıkmıyomuş, habire evde telefonları söküp takıyomuş. Kızcaaz da bunu biraz insan içine çıksın, açılsın falan diye Kaliforniyaya getirmiş. “Ama” dedi, “Ahmet’çim bu sefer de pansiyona kapadı kendini, bi türlü ikna edemedim plaja getirmeye, noolur sen bunla bi ilgilensen” dedi. İyi zaten ben de hayvan gibi sıkılmışım, aldım bundan pansiyonun adresi, gittim.
20
Mayıs
2009
Star Trek’in ilk bölümleri çekilecek. Sene bin dokuz yüz atmış beş. Bunlar Mistır Sıpak adlı, Volkanlı karakteri canlandırıcak ilginç ve yeni bi yüz arıyolar, sivri kulaklı olması şartıyla. O ara Buruş Lii’yle Waşington’da 4750. caddede bi Kung-Fu kursu açtıydık (bkz. Amerika Anılarım 2/ Buruş Lii), fakat Buruş evlenip Oakland’a gidince ben de tek başıma sıkıldım değişik ortamlara gireyim dedim. Bilimkurguya da merakım var. Kalktık gittik Holivut, Paramount Pikçırs stüdyolarına.
Tam da yaz sıcağını en pis olduğu zamandı. Güneş tepemde, salak salak dolaşıyorum Holivutta. Bi pansiyona girdim, 2 dolara bi oda kiraladım çıktım yukarı. İçerde fareler fink atıyo, kakalaklar başım kadar. Yorgunluktan geberiyorum, leş gibi olmuşum, vurdum kafayı yattım. Sabah kalktım, “ulan bu herifler sivri kulak bi eleman arıyo naapçaz?” diye kara kara düşünüyorum. Gittim pansiyonun mutfağına bi parça un afurdum, banyoda yoğurup kulağa yapıştırdım, baktım mis gibi de oluyo işte. Suluboyayla da renklendirdim güzel. Al sana sivri kulak, doğma büyüme volkanlı.