7
Mayıs
2009
Hevi metal bile olsa, samimi oldukça sevilir, saygı görür…
Ahmet Abi, Sweet Silence Studios/LA
Los Angeles’da bir kaç haftalığına arkadaşın evine gitmiştim. Malum Amerika’ya pasoportu almak zor. Eskiden 70′li yıllarda almıştım bi ara (Amerika’da KISS’le takılmıştım, ama kadroyu laubali bulup hemen ayrılmıştım, iki üç kez ben de suratımı boyadım yani ister istemez, neyse parantez çok uzun oldu), sona almadım. Ee haliyle alınca da oraları tekrar görmek vesilesiyle gittim hemen.
Orada sabahları kata çizerken beni izleyen iki eleman vardı, bi gün geldiler “Abi seninle bişey konuşmak istiyoruz” diye. Bunlar müzisyenmiş, basçıları ölmüş bi trafik kazasında, sonra da pek fena bunalmışlar, kafayı toplayamıyorlar. Benden yardım istediler. Böyle sakin olmak için kafayı toplamak için. Ben de bu teklifi kabul ettim tabii, yardım olarak. James ve Lars’la işte böyle tanıştım. Arkadaşlığımız günden güne arttı, paso beraber takılmasak da çok seviyeli bir dostluğumuz vardı. Günler nefis geçiyordu. Sabah stüdyo, akşam alemler şeklinde…
7
Mayıs
2009
‘Buraya bakın bok kafalılar. Burada artık size tahammül edemeyen biri var. İşinize taş koyacak biri… Dinleyin beni gerzekler. Burada artık size tahammül edemeyen biri var. Üç kaada, yavşaklığa, dalkavukluğa, pisliğe, boka karşı ayakta duruyor. Tam burada. Siz bittiniz…’
Robert De Niro / ‘Taxi Driver’ filminden

Demek gidiyorsun? Kapıyı yavaş kapa o halde
Sene iki bin bir. Taksici milletine duyduğum antipatinin kırk üçüncü senesi. Bir ara taksicilere gıcık kapma modası vardı. Özellikle köşe yazarları ve vj’ler arasında. Fakat sizi temin ederim sayın markiz, ben o olaya özenip böyle bir tribe girmiş değilim. Kırk üç sene boyunca tüm benliğim ve hatta auramla taksici ırkına karşı şiddet dolu, negatif enerjiler besledim. Bir taksinin ön koltuğunda otururken sinirden radyasyon saldığım anlar oldu. Fakat kendime göre son derece haklı sebeplerim vardı.
Çünkü ben ki kırk üç yıllık zorunlu taksi müşterisi olarak:
Bir- Futbolla hiç işim olmadığı halde, ısrarla yapılan maç geyiğine, ‘Evet Jardel’de nefis oynadı. Okaça çok fırlama çocuk. Rüştü’nün hal ve tavırlarını hiç beğenmiyorum’ gibi ortadan eşlikler yapmak zorunda kaldım.
İki- Kaloriferi üç bin derecede çalışan cehennem taksilerde yolculuk yaptım. Taksi kaloriferi yanığı bir tenim vardır.
Üç- Aralarında Laponya halk türküleri, Valhala kabilesi çiftleşme seromonisi ve Mars’tan gelen şifreli radyo frekansları olmak üzere her türlü radyo yayınını ve etnik müziği dinledim. Müzik kültürüm tüm Açık Radyo çalışanlarının müzik kültürünün toplamından yirmi kat daha fazla (Uğur Yücel hariç).
Dört- Burun direğimi bir takside kaybettim. Öyle sanıyorum ki, taksici arkadaş eve götürmek için çoraplarına soktuğu lahmacunları yirmi gündür orda tutuyordu. Evet o kokunun doğru açılımı bu. Başka bir tarifi olamaz.
Beş- Para üstümü yedirmemek için yıllarca cebimde bir Migros torbası bozuk parayla dolaştım.
Altı- ‘Üst Bostancı yolu açık olur ordan gidelim mi abi?’, ‘Ümraniye D-345 yolundan gidersek daha kestirme oluyo oraya sapıyorum?’ veya ‘Bolu tesislerinin ordan bildiğim bir Suadiye kestirmesi var, ordan şeediym mi?’ gibi blöfleri yiyerek, Üsküdar’dan Suadiye’ye ağırlığımca altın ödeyerek gittiğim günler oldu.
5
Mayıs
2009
”Bazı bakıyosun, oğlan iyi oluyor, kız tırt oluyor… Kendi kendine havalara giriyor. Yaa sen ne havalara giriyorsun kardeşim? Madem beni sevmişsin, sen bu havalara niye giriyorsun ki?”
Usul usul yaklaşacaksın… Ürkütmeden, tırstırmadan.
Diyelim mesela bi kızı seviyosun.. Seviyosun ama nasıl seviyosun? Herkes farkli sever, ama siz nasıl seviyorsun? Bir kızı tava gidiyorsun, önce bir bakacaksın, tartacaksın usul usul. Baktın hava müsait kızı tatlı dillen yemeğe çıkarırsın. Bir sefer iki sefer, kebapçı, tatlıcı, çay bahçesi… Sonra gezersin. Birbirinizin ahlakını, birbirinizin huyunu ögreneceksin. Ondan sonra zaten bir yakınlık, bir cereyan, bir sıcaklık tabiyatıynan oluşur. Sevgi budur yani. Delikanlılık budur…
Kılık kıyafet ince mevzudur. Kimi açık ister, kimi kapalı ister. Bu iki sevgilinin arasındadır. Karşı taraf keçilik yapabilir, ben alışmamışım kapalılığa benim hayatım budur diyebilir tamam mı? Bi süre fazla üstüne gitmemek lazımdır; bir gün iki gün, üç gün, bir ay kıvama bakacaksin. Kıvam dedimse boza kıvamı değil. Kızı fazla baskı etmemek lazımdır. O da kendi kendine karsi tarafin ahlakını ögrenecek, çevresine bakacak ögrenecek, olmadı nazaketnen öğrenecek. Girişmek yoluna gidilebilir tabi ama eger aşıksalar, kimse kimsenin yaşamasına engel olamaz yani.
5
Mayıs
2009
Evet uzun uzun aralardan sonra yine burdayım, geldim, muhabbet için hazırım. Saolsun gerek eve telefon eden arkadaşlar (nerden buldularsa telefonu), gerek ii-meyil atan arkadaşlar, gerek cama taş atan eşşekler bir aylık tatilimi yarıda kesip işimin başına dönme mevzuunda beni ikna ettiler. İyi de oldu, bütün gün güneşin altında yatmaktan Kenya Hipopotamı’na dönmüştüm. Bizim çömez Emrecan’ı sahilde kuma gömülü bırakıp geldim. İki haftadan önce kurtulamaz ordan anten.
Neyse olayı fazla dallandırıp, tirbülanslandırmadan konuya girelim. Şindi babacım, geçenlerde hatırlarsınız ders mahiyetinde bi bilimkurgu yazısı yazmıştık. Zülkarneyn, yeccüc meccüc falan. Bu hafta da dedim, şu korku-fantazi olaylarına bir açıklık getireyim diye düşündüm. Bilmem yanlış mı düşünmüşüm.
Dev proje: Giriş Ahmet abinizden, gelişme ve sonuç sizden
İlk fantazi-gerilim dersimizde size daha önceden yazmış olduğum üç senaryo özeti şeyedicem. Senaryoların gelişme ve final kısımlarını özellikle vermiyorum. Gelişme ve final kısımlarını sizler yazıcaksınız. Böylece noolucak? Otomatikman bunnardan bir ders almış olucaksınız. Ha yok ben okuyamam, okumaya vaktim yok derseniz o ayrı mesele. Kimseyi insan olsun diye sopayla dövücek halimiz yok burda.
4
Mayıs
2009
‘Bir serüvendi yaşamak bir zamanlar. Şimdi ise sıradan bir matematik problemi.’
Metin Kaçan / Harman Kaplan
Biçimsiz Etik Traşları
Sene iki bin bir. Ofis uzayına kırk bin birinci girişim. Milyon kere de girsem, hep aynı kokuyor bu ofis ortamları. Eskiden insan kokusu kırtasiye kokusu, kağıt kokusuna karışırdı. Şimdi daha plastik, yazıcı toneri kokuyor. Bürositler olsun, halıfileks olsun, kıç kıça yapıştırılmış masalar, monitörler, nerden çıkıp nereye girdiği unutulmuş kordonlar, kablolar olsun, güzel olaylar bunlar. Öldüren eyır kondiyşınlar, bas bas bağırarak telefonda tartışan kazmator iş arkadaşları, dikkat dağıtan manitalar, hepsi derin olaylar. Her bir ayrıntının üstüne sekiz cilt ansiklopedi yazılır yani. Hastasıyım ofis ortamlarının.
Fakat monitör denen cihaza ayrı bir hastalığım var. Şimdi, kompütür demek istemiyorum. Aslında olay kompütür de, sonra teknoloji düşmanı diyolar. O yüzden kompütür demek istemiyorum. Sonra yine yaparız eleştirimizi.
2
Mayıs
2009
Bahar nedir kardeşim?
Şimdi bahar geldi diyoruz, hop baharı yaşamaya başlıyoruz. Ama hiç iki dakka durup kafa yormuyoruz. Ne içindir kardeşim bahar? bahar niçin gelir? Kıştan sonra niçin bahar geliyor da mesela tutup sonbahar veya tekrar kış falan gelmiyor. Hatta ismini bilmediğimiz başka bir mevsim de gelebilirdi. Ya bahardan sonra ”dobar” diye bir mevsim gelseydi? Ha o zaman; ”aman ne güzel dobar geldi, gezelim eğlenelim” mi diyecektik?
Bahar nedir? E adı üstünde ya işte, ”bahar”… Bahar gelince bütün olarak kendinden bişii anlıyosun bişii hissediyosun ki yani bahar gibi tatlı bişii yoktur. Bahar, hele bahar ayı ben bunu her zaman söylüyorum, bahar ayının değeri çoktur, kıymeti çoktur. Ama bilene çoktur. Bilmeyene hiç… Hava, civa… Ya işte kış gitti bahar geldi. Ya, kış gitti bahar geldi ama baharın anlamı nedir kardeşim? Baharın özelliği nedir? İnsan yaşıyor, köftesini yapıyor, rakısını içiyor, topunu oynuyor, çocuk çoluğunu alıyor eğleniyor, içiyor, sahil şeridinde hız yapıyor. Bahar demek budur işte. Arabanın camını açarsın, sahilden Kuzguncuğa, Fethi Paşa korusuna.
“Nasıl Mesih Oldum?” veya “Bir ‘rahatsızın’ anatomisi”
Bölüm 1: Zengin kızı Olga ve “Kabin Basıncı”
Bundan çok seneler evveldi. Dokuz yüz yetmişli yıllardı. O yıllarda zengin çocukları parti verir, Basf marka makaralı teyplerden “San Fransisko Sokakları”nın soundtrackinin tarzında müzikler dinlerlerdi. İşte yine a yıllarda (o yıllarda) Ahmet Abimiz, bir çıyan kıvraklığıyle partili, çaylı alemlerde dolaşır, her hafta başka bir çıtırın aklına girerdi. Bu yüzden tüm gece alemi, Ahmet’i “Çiyanni” lakabıyla anarlardı. Nitekim Ahmet, o zamanlar henüz “Abi” sıfatını almamış, kaotik ve fani bir hayat sürmekteydi. Peki mutlu muydu? Hayır.
Ciyanni bir süredir Ukraynalı bir kızla takılmaktaydı… Veya Litvanyalı. Tam olarak hatırlayamıyorum. Yani Çiyanni hatırlayamıyordu. İşte o taraflardan gelmiş sarışın ve soğuk bir kızdı Olga. Zengin bir fabrikatör olan Hulusi Kentmen, Olga’yı bir Rusya gezisi sırasında evlat edinmiş. Her türlü masraf yapıp, şımartarak büyütmüştü. O kadar soğuktu ki Olga, geldiği vakit Çiyanni, evin içinde odun sobası yakmak durumunda kalıyordu. Aylardan ağustostu ve Olga, Çiyanni’nin içindeki boşluğu sanki tırnaklarıyla kazarak daha da genişletmekteydi.
27
Nisan
2009
Ahmet Abi, “Öz Romans Sanatı”nın kendinden sonra da sürebilmesi amacıyla kendine bir çömez edindi. Ahmet Abi ve Emrecan’ın insanlık dışı diyalogları bundan böyle bu civarda.
Bir dost gibi davran bana, herkes bizi öyle bilsin.
- Bak Emrecan kadınlara çok yanlış yaklaşımlar içindesin.
- Evet abi.
- Olmuyor yani. Mesela dün senle çay bahçesinde oturuyoruz, hoşlandığın kızın yerini taş atarak göstermek piskopatça bi davranış…
- Haklısın abi, hatalıyım. Ama bi türlü görmedin kızı, ben de “Aha şurda işte yaa” diye sinirleniverdim birden.
- Kadınlar karşısında her şeyden önce soğukkanlı davranman gerekir Emrecan. Ayrıca ben miyopum. Neyse, bak Emrecan, sana bazı cd’le getirdim. Birtakım aşk temalı parçalar. Kelebekler Vadisi’nde geçirdiğimiz bir haftalık tatil esnasında, Ragga Oktay’ın “Çukulata Kız” isimli şarkısından başka aşk şarkısı bilmediğini farkettim.
- Haksızlık ediyosun, ama abi. İzel, Çelik, Ercan’dan “Hastasın Sen” adlı parçayı ezbere biliyorum. Söyliyim istersen… Gözlerim dolu dolu oluyor, sen burdan çekip giderkeeen… Ehe heh.