7
Mart
2011
24
Mayıs
2010
CHP önemli bir parti. Eski başkanı değişiyor. Yeni başkan geliyor. Partiler halka hizmet için kurulur. Parti üyeleri, halka daha iyi hizmet aşkı ve iddiasıyla başkanlığa soyunur.
Halka hizmet için (1) Halkın sorunlarını tesbit etmek (2) Bu sorunlara çözüm getirecek politikaları oluşturmak gerekir.
Halkın temel ve ortak sorunu, iştir, aştır, huzur ve güvendir. Bunlar ancak üretim artışı ile gerçekleşir. Üretim kaynak (gelir) yaratır. Ülkenin büyümesinin, halkın refahının önünü açar. Partilerin başındakilerin ve partilerin yöneticilerinin sorumluluğu, partinin çizgisi doğrultusunda halka hizmet verme arayışında ekonomik ve sosyal politikaları belirleyecek kadroları oluşturmak ve çalıştırmaktır. Bu kadroların çalışmalarını değerlendirmektir.
23
Mayıs
2010
Bir zamanlar çok bilinen sorulu cevaplı bir bilmece vardı.
Şöyleydi:
S- Dünyanın en kısa üç kitabı hangileridir?
C- “Arjantin’in Demokrasi Tarihi”, “İngiliz Mutfağı”, “Alman Mizah Edebiyatı”…
Bu bilmece güncelleştirilse, listeye bir kitap daha eklemek mümkün olur sanıyorum…
19
Mayıs
2010
Kemal Kılıçdaroğlu sonunda CHP genel başkanlığına adaylığını açıkladı. Siyasette yeni yüzlere her zaman sıcak bakmışımdır. Hangi kesimden olursa olsun yeniler her zaman ümit vaat eder.
Artık bu aşamayı geçtiğimize göre şimdi Kılıçdaroğlu’ndan bizlere vizyonunu aktarmasını bekleyeceğiz. Ekonomi hakkında neler düşünüyor, dış politikada hangi adımları atacak, terör konusundaki çözüm önerileri neler?
Yoksa Gandi Kemal, Karaoğlan vs. gibi sözler havada kalıp. Halkın bir kısmını hüsrana uğratacaktır. Umarım bahsettiğimiz konulardaki fikirlerini bir an evvel açıklar. Ülkedeki duruma alternatif proje üretmekten mahrum, her şeye “-İstemezük” diyen muhalefet anlayışı ortadan kalkar. Gündemi takip eden değil, gündem yaratan bir muhalefet anlayışını benimser. İyi bir iktidar adayı olur.
14
Mayıs
2010
TÜRK sağı kendini üç kez yeniliyor. Süleyman Demirel ile, Turgut Özal ile, Tayyip Erdoğan ile.
Türk solu kendini bir kez yeniliyor, Bülent Ecevit ile. O yenileme, ne yazık ki, kağıt üstünde kalıyor, Ecevit iktidarında bir şey ifade etmiyor.
Ecevit, Cumhuriyet’in iki numaralı kurucusu İsmet Paşa’yı devirirken, ideolojik çıkış yapıyor. Ortanın Solu başlığını taşıyan solun kendini yenilemesindeki sloganlar unutulmaz:
Toprak İşleyenin Su Kullananın, Bu Düzen Değişmeli, İnsanca Hakça Düzen.
Ecevit’in ideolojik çıkışı, CHP içinde aynı zamanda bir kadro harekatı. Hareketin iki önemli ismi var. Turan Güneş ve Kamil Kırıkoğlu. İlk çıkıştan sonra, kadroya Deniz Baykal, Haluk Ülman, Erol Çevikçe, Adil Özkol katılıyor. “Mülkiye Cuntası” olarak anılan bu kadroyu, Ecevit daha sonra tasfiye ediyor.
14
Mayıs
2010
DENİZ Bey, sizinle ilgili yazılmış ve içinde “ama” bulunmayan bir yazı arıyorum.
“Ama” burada kilit vazifesi görüyor.
Yasak savmak babında neredeyse kalıp cümle halinde “Bu kara saldırıyı, bu feci komployu, bu çirkin tezgâhı kınıyorum” dedikten sonra bir “ama” geliyor ve yazar/çizer/siyasetçi tayfası asıl fikrini ondan sonra söylemeye başlıyor.
“Ama istifa etmeli…”
“Ama bir siyasi lider bu duruma düşmemeli…”
“Ama bu ahlaksızlığı örtmeye yetmez…”
Dünyanın en temiz, en ahlaklı, en sadık, en ulvi değerlerle bezenmiş toplumuna hoş geldiniz.
“Ahlak” cümle içinde kullandığınızda sağlam ve havalı duran bir kelime, kendinizde aramadığınız sürece problem de yaratmaz.
Salla bakayım o meclisi, salla bakalım o medyayı, salla bakalım o içinden geyik sürüleri geçen memleket kahvehanelerini kaç kaset dökülür?
“Ama”ymış, peh!
Dedikoduya kılıf, röntgenciliğe zarf, ikiyüzlülüğe hediye paketi.
Ne kadar sahte. Ne kadar sahte.
14
Mayıs
2010
Beni seçen bu halkı gerçekten anlamıyorum:
Yok kişiliksizmişim, yok liderime köle gibi itaat ediyormuşum, yok benim kendi fikrim yok muymuş gibi bir takım eleştirilerle beni rahatsız ediyorlar.
Bir de bu eleştirilerine bazı (sapık) ideolojik kılıflar uyduruyorlar:
Neymiş, “Parti içi demokrasi önemliymiş”, “Parti içi demokrasi olmayınca, liderin yanlış yapması önlenemezmiş”, “demokrasi parti içinden başlarmış” falan filan.
Bunlar “demokratlık” maskesiyle “koministlik” yapan hainler.
Yahu kardeşim, siz hiç Türkiye’de “lidersiz” insan gördünüz mü?
Bu ülke “Allah sevgisini” bile tekeline alıp, “Şeyhiniz yol göstermezse cennete gidemezseniz” diyen din tüccarlarının destekledikleri tarikatlar aracılığı ile yönetilmiyor mu?
Yani toplumda liderlik geçerli, dinde bile lidersiz ibadet olmuyor, ama siyasete gelince, “liderine kölelik edersen kişiliksizsin”!
Yahu bu ülkenin tarihi altı yüz yılık bir kölelik kültürü üzerine dayalı değil mi?
Altı yüz yıl boyunca insanlar “Padişahım çok yaşa” diye yatıp kalkmadılar mı?
Ülkenin sadrazamlarını yani o zamanki başbakanlarını bile Padişah, sorgusuz sualsiz idam ettirmedi mi?
Günümüzdeki bütün partilerin bütün liderleri birer tarikat şeyhi gibi “kerametleri kendilerinden menkul” biçimde davranmıyorlar mı?
Gerçekten demokrat olan Erdal İnönü gibi aykırı bir lider de politikayı bırakmak zorunda kalmadı mı?
13
Mayıs
2010
CHP’de Deniz Baykal’ın istifasından sonra ağlamalar, sızlamalar, gözyaşları ile dolu feryadlar devam ederken şimdi de açlık grevleri başladı.
Maltepe CHP Gençlik Kolları’nın bazı üyeleri, Baykal’ın genel başkanlığa dönmesi için çadır kurup açlık grevine gitmişler, Maltepe’nin CHP’li Belediye Başkanı Mustafa Zengin de çadıra girip greve katılmış.
İş nerede ise, İran’ın doğusundaki Meşhed’de her 10 Muharrem’de yapılan Aşurâ Günü merasimlerinde Kerbelâ şehidlerini anmaya benzemek üzere… “Meded yâââ İmâm!” yerine “Yetiş yâââ Baykal” deyip ellerindeki zincirlerle sırtlarını kan içerisinde bırakıncaya kadar dövünecekler, hattâ bazıları İmam’a kavuşmak için kendi kendilerini hançerlemeye bile teşebbüs edecek… Deniz Bey bütün bunlara rağmen dönmeye yine de ikna edilemezse, yapılacak herhalde tek bir iş kalıyor: Budist rahiplerin bir zamanlar çok moda olan protesto biçimleri örnek alınacak, “Bizi bırakmaaaa!” diye haykırıp, meydanlarda üzerlerine benzin döküp intihara kalkışacaklar.
11
Mayıs
2010
Ben Teşvikiye’de doğup büyüdüm ve hâlâ Teşvikiye’deyim. Dolayısı ile de, bizim buralarda 40-50 sene önce yaşanmış ve bir kısmı artık efsane gibi anlatılır olmuş hadiselerden bazılarını gayet net, bazılarını da hayal-meyal hatırlarım.
Hatırıma bir sis bulutunun ardında imiş gibi gelen bu hadiseler arasında, Teşvikiye Meydanı’nın hemen ilerisindeki bir apartmanın kapısına yanaşan siyah bir Cadillac otomobil vardır. Şık bir “Beyefendi”, otomobilin arka kapısından ürkek şekilde inmekte ve apartmandan içeriye girmektedir…
Sonra, komşu binaların salon pencerelerindeki tüllerin gerisinde yaşanan heyecan gelir… Hanımların, tüllerin hareketine mâni olmaya çalışmalarının titizliği ile dışarıya binbir ürküntü içerisinde attıkları gizli nazarlar; “Geldi, geldi…” gibisinden birkaç kelime, “Tevekkeli değil, Ferid Bey yarım saat önce çıkmıştı” diye bir ifade ve nihayet mânâlı bakışlar…
11
Mayıs
2010
Deniz Baykal istifa ederken komploya maruz kaldığından sık sık bahsetti. Türk Dil kurumunda komplo şöyle tarif edilmektedir. “Fransızca complot (düzen, tuzak). kelimenin dilimizde güzel bir karşılığı vardır: tuzak. örnek: iddiaların bir tuzak olduğunu biliyoruz.”
Benim anlamadığım nokta şu, bu kaset düzmece ise neden istifa ediliyor?
Neden bir hukuk mücadelesi başlatılıp bu iddiaların üstüne gidilmiyor?
O yüzden kasetin içeriğinin gerçek olmadığına ikna olamıyorum. Erdemli istifa vs.gibi sözler insanların kulağında bir hoşseda olarak kalmaktan öteye gidemiyor.
Bahsettiği gibi görüntüler tamamen bir komlonun parçasıdır. İğrenç olduğu konusunda çok hem de çok haklıdır. Fakat bu görüntüler aynı zamanda çok da önemlidir.
Buda akla şu soruyu getiriyor. Hergün eşine yalan söyleyen bir kişi neden bizlere yalan söylemesin?!
Sürekli erdemli, prensipli olarak tanıdığımız, keskin çizgileri olan dürüst bir portre çizen Baykal acaba başka hangi konularda bizlere yalan söylüyordu?