Çocukluğum ve ticaret hayatı aklıma gelince her yaz tatilinde giriştiğim su satış işi aklıma gelir. Mahallemiz orta hâlli insanların yaşadığı bir yerdi. Her yaz yeni bir iş fikriyle mahallenin çocukları (en azından 2, 3 kişi) bir araya gelir. Genelde sermayesi az, parası çok olan su satışı ile ilgilenirdik. Yine dolaplara kaplar içinde su konur buz yapılır. Biraz parası olan termos alır, olmayan ise sıvı yağ kutusunu iyice yıkar onunla işe çıkardı.
Yazın başında mahallenin çocukları öncelikle pazara beraber gider, sonra dağılıp herkes satışını yapardı. Ben her zaman çekingen olandım. Her yaz ilk pazara gidişimde öncelikle bir süre sessiz sessiz dolaşıp içimden dua ederdim insanların bana seslenmesi için.
“-Sucu gel buraya 2 bardak su ver bakayım” desinler diye.
22
Kasım
2009
Yıl malum yıl.
Herkesin unutmaya çalıştığı yıl.
Ağlayacak anaların da öldürüldüğü yıl. Yani ağlayacak ana kalmadığından ağlama derdinin olmadığı ve kimsenin üzülmediği yıl…
Hikayemiz, o günlerde Dersim diye bilinen Tunceli’nin Hozat kazasının bir köyünün 1 kilometre ötesinde 1’i ağanın konağı diğeri evi vebir de taş ahırın olduğu mezrada geçer…
Hava kurşun gibi ağırdır. . Haberler iyi değildir. Ama bir umut var bu bölgede yaşayanlar için.
Çünkü dağa çıkılmamış, askere karşı silah kuşanılmamış. Yani devlet en fazla buralardan sürer bizi demektedirler.
Allahın bir günü. Çamur yoldan sabahın köründe, o lanet ayazında dağ taş asker dolar.
Erkekler ile kadın ve çocuklar ayrılır. Çavuş kadınlara karşı gayet kibardır. Hatta kendilerine çay yapılmasına izin verirler.
Bir süre bu emirden emin misiniz sorusunun yanıtı beklenir. Emir doğrudur ve kesindir ve tekrarlanır ve bir daha tekrarlatılmaması için uyarılır komutan. Askerler çaylarını bırakır, çatılmış tüfekler alınır ve tüm kadın ve çocukların konağa girmesi istenir.
Video furyasının olduğu yıllarda, sürekli Ninja filmleri izlerdik. Hatta bir ara Ninjalığa özenip kung-fu kursuna bile abimle gitmiştim. Ama ne yazık ki zannettiğim kadar eğlenceli çıkamamıştı. Birden bire kendimi o akrobatik hareketleri yapabileceğim bir ortamda bulacağımı düşünüyordum. Oysa kursta kata denilen anlamsız şeyler yapıp, tuhaf tekmeler atmaya çalışıyorduk.
Neyse bu günlerden birinde, arkadaşların bahçesinde oyun oynuyorduk. Hangi akla hizmet yaptığımı bilmiyorum ama kendime bir ağaç buldum. Kömürlüğüm üstünden ağacın dalına atladım ve sallanmaya başladım. Tabii arada sırada da “-Haaayytt, hooyytt” diye sesler çıkartıyordum ki, birden ağaçtan sırt üstü düştüm. Nefesim kesilmiş ve konuşamıyordum. Aklımdan öleceğim geçiyordu. Bu sırada arkadaşlar ise;
“-Götü kırık Ninja” diye tempo tutuyordu.
Onlara bu gün bile kızgınım yaptıkları tezahürat için değil, ben orada soluk alamazken pezevenklerin bayağı bir süre güldükten sonra yardım etmelerine kızgınım.
Neyse geçmiş gün.
24
Ekim
2009
Amerika’daydım, hâla öğrenciydim 26 yasındaydım.. Ne olduğunu anlamadığım bir bölümden her nasılsa mezun olmuş ve ne olduğu hakkında hiç bir fikrim olmayan başka bir bölümde master yapmaya başlamıştım. Normal bir hayat yaşayıp kendime anlamlı bir hayat kurabileceğimi umut ettim bir sure. Yapmam gereken tek şey okula gelmek, ders çalışmak, gece erken yatıp sabah erken kalkmaktı. Okulun bahçesindeki meşe ağacı! “Ne hayat ama” dedim kendi kendime. Yinede çok basit görünüyordu her şey. Her gün okula gitmeye başladım. İnsanlarla tanışmaya çalışıyor böylece yeni bir sosyal çevreye girmeye çalışıyordum. Okuldaki insanlar sadece GPA dedikleri not ortalamasından, dışardaki insanlar ise credit history dedikleri güvenilirliği ya da güvensizliği gösteren şeyden bahsediyorlardı.
Bütün bunlar beni daha da bunaltmaya başlamıştı. Birçoğu dangalaklık üzerine gerilmiş kaygan, ince ve keskin bir ipte dans ediyordu adeta. Para durumum kötüye gitmeye başlamıştı ve Amerika’da paranın olmamasıyla varlığının gereksizliği tamamen aynı anlamdaydı. “Looser” diye bir kelime öğrendim burada. LOOSER!!!
20
Ekim
2009
Öğrenciydim, berduşun tekiydim, 19 yaşındaydım ve bir kıza aşık olmuştum. Adının harflerini tek tek söyler sonra onları bir kâğıda yavaşça yazar ve her harfini yazarken onun ruhuna dokunabileyim diye bir dua ederdim. Adini gün boyunca defalarca fısıldadığımı hatırlıyorum kendi kendime; Rumeysa, Rumeysa…

Nereliydi hatırlayamadım simdi. Bildiğim tek şey adında bir tılsım taşıdığıydı sanki. İşte bu yüzden, asla fısıltıdan daha da yüksek bir sesle söyleyemedim adını. Onunla her karsılaşmamızda kalbimin nasıl büyük bir gürültüyle çarptığını hatırlıyorum da. Her seferinde kalbimden yükselen bu gümbürtüyü duyacağını düşünürdüm.
Bir gün karar verdim, odamın sarı duvarlarını çaresiz ve umutsuz bir yalnızlık içinde izlerken. Her şeyi bilmesi gerekiyordu. Mademki o çok güzeldi ve ben onun aşkına düşmüştüm, o zaman bundan o da sorumluydu. O zaman bilmeliydi her şeyi. Defalarca pratik yaptım kendi kendime. “Rumeysa, seni seviyorum tutar mısın ellerimden?” Tam da, böyle söylemek istiyordum.
-Ona, tutar mısın ellerimden?
12
Ekim
2009
Geceleri uyurken, sabah aydınlığına değin uykusunda tebessüm eden ve dudaklarındaki gülümsemeyle göklerde uçuşan meleklere benzeyen bir karım vardı. 18 yıl boyunca yüzündeki tebessümü izlemek için, Ondan daha geç saatlere kadar oturup, ondan daha önce uyumamaya çalıştım. Altın renkli saçlarını, O uyuduktan hemen sonra parmaklarımın ucuyla billurdan yapılmış bir heykele dokunurcasına, kulaklarının arkasında toplarken, O sanki annesi saçlarını okşamaya gelmiş bir bebek gibi gülümsemeye devam ederdi. Ve ben saçlarını nazikçe toplamaya devam ederdim yine de; Onun tebessüm eden dudaklarını daha iyi görebileyim diye…
Bana ilk seslenişini, adımın onun güzel dudaklarından yuvarlanıp, kulaklarıma ve oradan da yüreğimin en derin köşesine saplanışını hâla ve hiç eksiksiz hatırlayabiliyorum. Adımı söyledi ve benim adım, yirmi küsür yıldır taşıdığım adım, sanki başka bir anlam kazanmışçasına güzelleşivererek beynimde ve yüreğimde yer etti ve şöyle söyledim kendi kendime “Ben adımı çok seviyorum”. Onun dokunduğu, anlattığı ve söylediği her şeyi sevdim ben. Hem de çok sevdim. Gözlerinde saklı olduğunu söyleyebileceğim ve fakat ne olduğunu asla bilemediğim, oysa her daim, bana anlatmasını ümit ettiğim sırları olduğunu düşündüm her zaman. Hiç Anlatmadı. Denemedi bile ve bende asla sormaya cesaret edemedim. Kim bilir belki de hiç bir şey yoktu aslında. Kim bilir…
Doğduğum evin karşısındaki küçük bir tepenin üzerinde tek başına duran asırların aşındırdığı kocaman bir ağaç vardı. Tek basına bütün heybetiyle kollarını göğe doğru açmış başını geriye atmış ve göğü yırtarcasına bir şeyler yakalamaya çalışan bir adam edasıyla o tepenin üzerinde duran bu ağaç babamın kasabanın kanun düzenleyicisi olmasını takip eden yıllarda bir darağacı olarak kullanılmıştı. Bütün çocukluğum ve gençliğimin bir bolumu bu ağaçta asılan hırsızların, katillerin, tecavüzcülerin yâda belkide masumların, moraran yüzlerini izleyerek geçti. Onların o şeytan görmüşe dönen yüzlerini…
Babam sert bir adamdı ve merhamet duygusu hakkında da hiç bir fikri yoktu sanırım. Muhtemelen bunu genç yaşında hayata veda edip beni yapayalnız bu evde bu darağacını izlemeye terk eden zavallı annem daha iyi biliyor olsa gerek.
Babam benim her zaman güçlü olmamı istediği için idamları izlememi istiyor ve böylece daha küçük yasımda güçlü bir erkek olmanın ne demek olduğunu anlayacağımı düşünüyordu. O zamanlar neden hiç kimsenin bizim evimizin etrafında yerleşmediğini anlamıyordum.
Evimizde o ağaç gibi tek başına kasabaya uzak bir yerde duruyordu. İnsanlar babamdan korktukları kadar, sanki çocukları da benden korkuyorlar ve onlarda benden uzak duruyorlardı. Benim hiç arkadaşım olmamıştı.18 yaşına kadar bu lanetli evde, lanetli bir ağaçta sallandırılan cesetleri izleyerek yaşadım ve benim, belkide babamın eliyle yazılmış hikâyem bu yasımda başladı sanırım.