24
Ekim
2009
Amerika’daydım, hâla öğrenciydim 26 yasındaydım.. Ne olduğunu anlamadığım bir bölümden her nasılsa mezun olmuş ve ne olduğu hakkında hiç bir fikrim olmayan başka bir bölümde master yapmaya başlamıştım. Normal bir hayat yaşayıp kendime anlamlı bir hayat kurabileceğimi umut ettim bir sure. Yapmam gereken tek şey okula gelmek, ders çalışmak, gece erken yatıp sabah erken kalkmaktı. Okulun bahçesindeki meşe ağacı! “Ne hayat ama” dedim kendi kendime. Yinede çok basit görünüyordu her şey. Her gün okula gitmeye başladım. İnsanlarla tanışmaya çalışıyor böylece yeni bir sosyal çevreye girmeye çalışıyordum. Okuldaki insanlar sadece GPA dedikleri not ortalamasından, dışardaki insanlar ise credit history dedikleri güvenilirliği ya da güvensizliği gösteren şeyden bahsediyorlardı.
Bütün bunlar beni daha da bunaltmaya başlamıştı. Birçoğu dangalaklık üzerine gerilmiş kaygan, ince ve keskin bir ipte dans ediyordu adeta. Para durumum kötüye gitmeye başlamıştı ve Amerika’da paranın olmamasıyla varlığının gereksizliği tamamen aynı anlamdaydı. “Looser” diye bir kelime öğrendim burada. LOOSER!!!
20
Ekim
2009
Öğrenciydim, berduşun tekiydim, 19 yaşındaydım ve bir kıza aşık olmuştum. Adının harflerini tek tek söyler sonra onları bir kâğıda yavaşça yazar ve her harfini yazarken onun ruhuna dokunabileyim diye bir dua ederdim. Adini gün boyunca defalarca fısıldadığımı hatırlıyorum kendi kendime; Rumeysa, Rumeysa…

Nereliydi hatırlayamadım simdi. Bildiğim tek şey adında bir tılsım taşıdığıydı sanki. İşte bu yüzden, asla fısıltıdan daha da yüksek bir sesle söyleyemedim adını. Onunla her karsılaşmamızda kalbimin nasıl büyük bir gürültüyle çarptığını hatırlıyorum da. Her seferinde kalbimden yükselen bu gümbürtüyü duyacağını düşünürdüm.
Bir gün karar verdim, odamın sarı duvarlarını çaresiz ve umutsuz bir yalnızlık içinde izlerken. Her şeyi bilmesi gerekiyordu. Mademki o çok güzeldi ve ben onun aşkına düşmüştüm, o zaman bundan o da sorumluydu. O zaman bilmeliydi her şeyi. Defalarca pratik yaptım kendi kendime. “Rumeysa, seni seviyorum tutar mısın ellerimden?” Tam da, böyle söylemek istiyordum.
-Ona, tutar mısın ellerimden?
12
Ekim
2009
Geceleri uyurken, sabah aydınlığına değin uykusunda tebessüm eden ve dudaklarındaki gülümsemeyle göklerde uçuşan meleklere benzeyen bir karım vardı. 18 yıl boyunca yüzündeki tebessümü izlemek için, Ondan daha geç saatlere kadar oturup, ondan daha önce uyumamaya çalıştım. Altın renkli saçlarını, O uyuduktan hemen sonra parmaklarımın ucuyla billurdan yapılmış bir heykele dokunurcasına, kulaklarının arkasında toplarken, O sanki annesi saçlarını okşamaya gelmiş bir bebek gibi gülümsemeye devam ederdi. Ve ben saçlarını nazikçe toplamaya devam ederdim yine de; Onun tebessüm eden dudaklarını daha iyi görebileyim diye…
Bana ilk seslenişini, adımın onun güzel dudaklarından yuvarlanıp, kulaklarıma ve oradan da yüreğimin en derin köşesine saplanışını hâla ve hiç eksiksiz hatırlayabiliyorum. Adımı söyledi ve benim adım, yirmi küsür yıldır taşıdığım adım, sanki başka bir anlam kazanmışçasına güzelleşivererek beynimde ve yüreğimde yer etti ve şöyle söyledim kendi kendime “Ben adımı çok seviyorum”. Onun dokunduğu, anlattığı ve söylediği her şeyi sevdim ben. Hem de çok sevdim. Gözlerinde saklı olduğunu söyleyebileceğim ve fakat ne olduğunu asla bilemediğim, oysa her daim, bana anlatmasını ümit ettiğim sırları olduğunu düşündüm her zaman. Hiç Anlatmadı. Denemedi bile ve bende asla sormaya cesaret edemedim. Kim bilir belki de hiç bir şey yoktu aslında. Kim bilir…
“Nasıl Mesih Oldum?” veya “Bir ‘rahatsızın’ anatomisi”
Bölüm 1: Zengin kızı Olga ve “Kabin Basıncı”
Bundan çok seneler evveldi. Dokuz yüz yetmişli yıllardı. O yıllarda zengin çocukları parti verir, Basf marka makaralı teyplerden “San Fransisko Sokakları”nın soundtrackinin tarzında müzikler dinlerlerdi. İşte yine a yıllarda (o yıllarda) Ahmet Abimiz, bir çıyan kıvraklığıyle partili, çaylı alemlerde dolaşır, her hafta başka bir çıtırın aklına girerdi. Bu yüzden tüm gece alemi, Ahmet’i “Çiyanni” lakabıyla anarlardı. Nitekim Ahmet, o zamanlar henüz “Abi” sıfatını almamış, kaotik ve fani bir hayat sürmekteydi. Peki mutlu muydu? Hayır.
Ciyanni bir süredir Ukraynalı bir kızla takılmaktaydı… Veya Litvanyalı. Tam olarak hatırlayamıyorum. Yani Çiyanni hatırlayamıyordu. İşte o taraflardan gelmiş sarışın ve soğuk bir kızdı Olga. Zengin bir fabrikatör olan Hulusi Kentmen, Olga’yı bir Rusya gezisi sırasında evlat edinmiş. Her türlü masraf yapıp, şımartarak büyütmüştü. O kadar soğuktu ki Olga, geldiği vakit Çiyanni, evin içinde odun sobası yakmak durumunda kalıyordu. Aylardan ağustostu ve Olga, Çiyanni’nin içindeki boşluğu sanki tırnaklarıyla kazarak daha da genişletmekteydi.
29
Nisan
2009
Bildiğiniz gibi ilk kişisel sergimi geçen hafta Bayrampaşa Sanat Galerisinde açtım. Arkasından bu Hülya Avşar’ın sarı-kırmızı resim vukuatı şeyoldu. Bir resim bölümü profesörü, değerli sanatçı Hülya Avşar hakkında ileri geri konuşmuş, üstüne saldırmış. Kadıncağızı, resmininin önünde fotoğraf çektirip, televole esprileri yapıyor diye azarlamış. Bak bak bak. Hallaaaah… Sen üç kuruş maaşa çalışan, devletin bir profesörü, tut koskoca değerli milli sanatçımız Hülya Avşar hanfendiyi aşağıla. Allahtan bu Erol Aksoy müdürümüz oradaydı da kendini bilmez profesöre haddini bildirip, kendi resimlerinin sergilendiği sergiden kovdu. Bi de Tempo dergisinde bi Levent Evkuran vardı. Onu kim kovduydu hatırlayamadım şimdi. Neyse allah mahfaza ya profesör içerdeki sanatçılarımıza saldırsaydı, ısırsaydı falan. Bu filimlerdeki çılgın profesör tiplemeleri boşuna yazılmıyo babacım…
Neyse ben bu benim sergimi açtığım sırada olaydan haberim yoktu. Öğrendim, çok tadım kaçtı. Neyse ki o sırada yanımda değerli sanatçı arkadaşlarımız İsmayil ile Behzat vardı da teselli şeyettiler. Bakın bunlar değerli sanatçılar. Bugün bir İsmayil Türüt, bir Sühayıl Uygur kolay yetişmiyor. Bu insanları böyle bir ne idüğü bellisiz resim mesim için kırmamak küstürmemek gerekir. Bugün bir televole spikeri yetiştirmek için beşyüzellibin iş saati gerekiyor. Bugün bir Bayazıt Öztürk ki koskoca Cumhurbaşkanımıza, “O her kırmızı ışıkta duruyor, biraz zor gelir” diye laf atmış, arkasından da “Nıhahahah” diye gülebilmiş bir kazma… öhö yani kozmopolitik bir kişiliktir. Bu insanlar tarlada yetişmiyor. Hem İstanbul da tarla mı kaldı?
28
Nisan
2009
- Yav Ahmet Abi…
- Hah söyle Emrecan.
- Eee… Ahmet Abi. Sence 312. madde kaldırılıcak mı?
- Bilemiyorum, Banu Alkan’ın “Kaldıramazsan kaldırırlar güzelim” adlı şarkısı aklıma geliyor daha ziyade. Ispanaklı börek mi alıyoruz, peynirli mi?
- Ha dur tamam, hatırladım. Asıl onu sormayacaktım, başka bişey sorucaktım da hatırlayamadıydım.
- Sor. Peynirli alıyorum ha. Usta bize üç porsiyon peynirli paket, bi zaamet.
- Ya Ahmet Abi. Senle butün gün o sahil şeridi senin, bu çay bahçesi benim gezip dolaşıyoruz, güzel şeyler bunnar. Ama ben diyorum ki, artık biraz iş dünyasına gireyim, yappi takıliim, anasının gözü formatında adam yiyeyim.
- Bak Emrecan, ofis hayatının bazı zorlukları vardır. İş ortamlarında kafana göre takılamazsın. Ben kafama göre takılmayı seviyorum. O zaman naapıyorum? Çalışmıyorum.
- Abi biliyorum ama benim hevesim var. Tüm zorluklarına razıyım iş yaşamının. Gerekirse boynumda kimlik kartı bile taşırım. Senin ofis tecrüben var, biraz tüyo rica edicektim senden.
- Peki anlaşıldı sen başka olaylar peşindesin. Al o zaman sana bi ofis yazısı.
27
Nisan
2009
Ahmet Abi, “Öz Romans Sanatı”nın kendinden sonra da sürebilmesi amacıyla kendine bir çömez edindi. Ahmet Abi ve Emrecan’ın insanlık dışı diyalogları bundan böyle bu civarda.
Bir dost gibi davran bana, herkes bizi öyle bilsin.
- Bak Emrecan kadınlara çok yanlış yaklaşımlar içindesin.
- Evet abi.
- Olmuyor yani. Mesela dün senle çay bahçesinde oturuyoruz, hoşlandığın kızın yerini taş atarak göstermek piskopatça bi davranış…
- Haklısın abi, hatalıyım. Ama bi türlü görmedin kızı, ben de “Aha şurda işte yaa” diye sinirleniverdim birden.
- Kadınlar karşısında her şeyden önce soğukkanlı davranman gerekir Emrecan. Ayrıca ben miyopum. Neyse, bak Emrecan, sana bazı cd’le getirdim. Birtakım aşk temalı parçalar. Kelebekler Vadisi’nde geçirdiğimiz bir haftalık tatil esnasında, Ragga Oktay’ın “Çukulata Kız” isimli şarkısından başka aşk şarkısı bilmediğini farkettim.
- Haksızlık ediyosun, ama abi. İzel, Çelik, Ercan’dan “Hastasın Sen” adlı parçayı ezbere biliyorum. Söyliyim istersen… Gözlerim dolu dolu oluyor, sen burdan çekip giderkeeen… Ehe heh.
Amerika’nın en çok izlenen dizisinin kahramanı olan Jerry Seinfield’in soyu Türkiye’ye dayanıyormuş…
Türkiye’de izlenen ‘Seinfeld’ dizisinin yazarı ve başrol oyuncusu Jerry Seinfeld’in büyük babasının Selim Hüsnü adında bir Türk olduğu ortaya çıktı.
Amerikan televizyon tarihinin en iyi televizyon programlarından birisi olarak gösterilen ve Türkiye’de de büyük beğeniyle izlenen Seinfeld’in senaryo yazarı ve aynı zamanda başrol oyuncusu olan Amerikalı komedyen Jerry Seinfeld’in Türk kökenli olduğu öğrenildi. Seinfeld’in büyük babasının Osmanlı İmparatorluğu zamanında Amerika’ya göç ettiği ve kendisini “Türk” olarak ifade ettiği ortaya çıktı.
New York Times gazetesinde yer alan habere göre, Ellis Island isimli vakıf, ünlü komedyenin atalarını araştırdığı bir belgesel çekti. 19 Mayıs’ta televizyonlarda yayınlanacak olan ve göçmen kayıtlarına dayandırılan belgesele göre ünlü komedyenin marangoz olan büyük babası Selim Hüsnü, dönemin Osmanlı toprağı olan Halep’ten ayrıldı ve Fransa’dan kalkan ‘S.S. Hudson’ isimli gemiyle 1909 yılında Amerika’ya ulaştı.
Adını da Simon Seinfeld olarak değiştirdi. Bir yıl sonra da Karısı Salha ve kızı Oriza’yı da yanına aldı. Ancak büyük baba Seinfeld her zaman kedisini bir “Türk” olarak tanımladı. Çocukları Carolyn, Jerry’nin babası Jonas ve Kalmen dünyaya geldi. Atalarının Türk olduğunu öğrenen Jerry Seinfeld, “Gerçekten mi? Bunu hiç bilmiyordum. Büyükbabamın Suriyeli olduğunu sanıyordum. Onlar tam bir Yahudi’ydi. Bunu garanti edebilirim” dedi.
BÖLÜM BAŞINA 5 MİLYON $
NBC’de 1989 yılında Seinfeld dizisini yazmaya ve oynamaya başlayan Jerry Seinfeld, tam 9 sezon boyunca reyting rekorları kırdı. Bölüm başına 5 milyon dolar alan Sienfeld, 1998 yılında en fazla kazanan Hollywood yıldızı oldu. Daha sonra dizinin haklarını başka televizyon kanallarına da satarak 160 milyon dolar gelir elde etti. Seinfeld geçen yıl Bill Gates ile birlikte oynadığı Windows reklamı için de tam 10 milyon dolar aldı. Ünlü aktörün ayrıca 46 Porsche’den oluşan geniş bir otomobil koleksiyonu bulunuyor. Bu otomobiller için evinin yanına 1.4 milyon dolara çok katlı bir otopark inşa etti.
24
Nisan
2009
Her zamanki gibi internette, haber sitelerini dolaşırken şöyle bir habere rastladım. “Ünlü manken Tuğba Özay’ın cezaevinde yazdığı ”Bedel” adlı kitap sinemaya uyarlanıyor. Filmin baş rolünde ise Hilal Cebeci. Ünlü şarkıcı cezaevine düşmüş bir fahişeyi oynayacak. Daha önce ailesini reddederek tepkileri üzerine toplayan ünlü şarkıcı Hilal Cebeci bu kez de fahişe rolünde oynayacak. Tuğba Özay’ın cezaevinde yaşadıklarını kaleme aldığı “Bedel” isimli kitabı sinemaya uyarlanacak. Yönetmenliğini Gani Şavata’nın yapacağı filmin baş rolünde oynayacak olan Cebeci cezaevine düşmüş bir fahişeyi canlandıracak.”
Daha komik olan ise bu haberin altında yazan şu yorumlardı:
- Hakkını vererek bu rolü oynayacaktır.
- Bu role karşı doğal bir yeteneği var.
Bir iki gün sonra bu tarz haberlerin inanılmayacak kadar çok olduğunu google’da yaptığım basit bir arama sonucu görmüş oldum. Sadece Türk sineması değil, yabancı oyuncularda bu tarz rolleri çok önemsiyorlar.
Bu filmler ile ilgili bazı haberler şöyle:
Hilal Cebeci :
“Gerçek kader mahkûmlarının tüm ayrıntılarıyla anlatılacağı kitapta, cinayet suçundan cezaevine girmiş bir fahişeyi canlandıracak olan Hilal cebeci, “Sosyal konumu ne olursa olsun birtakım kadınları ve yaşadıkları hayatları gördükçe genelevlerde çalışan hayat kadınlarına saygım binlerce kez daha artıyor. Ağır işçi olduklarını ve hayatın en büyük darbesini yediklerini düşünüyorum. Ayrıca toplum tarafından dışlanmaları ve aşağılanmaları da bir diğer sosyal yaradır. Bu rol benim için çok önemli ve sorumluluk isteyen bir konu. Bakanlıktan izin alıp genelevde çalışan kadınlarımızla görüşmek ve onları bu hayata iten sebepleri dinlemek istiyorum. Ben oyuncu değilim ama böyle bir rolde oynamam dikkatleri bu sosyal yara olarak gördüğüm konuya çekebilir” ifadelerini kullandı.”