En sevdiğim şeylerden biriside çevremde olan bitenleri dinlemektir.
İnsanlar ne konuşuyor?
Dertler ne?
Neyle eğleniyorlar?
Hâla içimdeki girişimcilik açlığını doyuramadığım için, bir gün bu insanların ihtiyaçlarını tam olarak anlayabilirsem (tabi sermayemde olursa) iyi bir girişime imza atabilirim diye düşünüyorum. Buna katılmayan pek çok arkadaşım var ama sermayeniz olmayınca belki de kendimi kandırmak için hep bu tezi savunurum. Neyse bu günkü hikayenin girişimcilik ile pek ilgisi yok zaten.
18
Mart
2011
Bu gün Latif Demirci’nin İbrahim Tatlıses ve Bülent Arınç ile ilgili karikatürünü görünce çok güldüm. Siyasetçilerimiz bazen ne kadar gereksiz konuşabiliyor.
“-Doktorlardan rica ettim uyandırmayın.”
Hangi tıbbi tecrübene dayanarak bunu söylüyorsun?!
Neyse konum bu değil.
Hafızamı biraz yoklayınca İbrahim Tatlıses ile ilgili karikatürleri düşünmeye başladım. Aklıma hiç gelmedi. Her zaman magazin, sanat hatta siyasi gündemimizi bile meşgul eden bu figür için karikatür aklıma gelmedi. Hemen girdim google hazretlerinin resim arama motoruna karşıma birkaç karikatür haricinde bir şey çıkmadı.
Bana çok ilginç geldi bu durum.
16
Ekim
2010

Ahmet Altan
Lider olmak kolay değil.
Lider olmak için herkesten hızlı koşman gerekiyor.
Özellikle Türkiye gibi çok hızlı değişen, değişime aç bir ülkede “yavaşlamaya” başladın mı arkandakiler gelip seni geçiyor.
Başbakan Erdoğan, ne zaman büyük bir siyasi başarı kazansa, arkasından hemen “değişimi” kendi denetimine almaya çalışarak yavaşlıyor.
Sanıyor ki “değişim” onun kafasındaki siyasi hesaplara göre bir ritimle ilerleyecek.
Öyle olmuyor elbette.
3
Ekim
2010
MHP lideri Devlet Bahçeli yeniden fetih hareketini başlatmak için Kars’taki ani harabelerinde namaz kıldı. Bu haberi görünce çok fazla şaşırmadım. Çünkü 2009 yılında MHP’nin 40. Kuruluş yılı ile ilgili verdiği gizli formül ile ciddiyet ve absürtlüğün ince sınırlarında bir oyana bir buyana savruluyordu.
Nemi söylemişti hatırlayalım:
“2009 yılındayız. 2009′un sıfırlarının üzerine çarpı koyun, atın. Ne kalır, 2 ile 9. 2 ile 9′u toplayın 11 eder. Şimdi de 29′la 11′i toplayın, 40 eder. Bunlar tesadüf olamaz…”
Aslında bir çok konuda kaygılarını anlıyorum ve önemsiyorum. Fakat bazen içindeki çocuğa yenildiğini düşünüyorum veya dikkatleri partisine çekmek için bu yola başvurduğunu.
Her neyse ne ama pozitif yönde bir etki sağlamıyor bu davranışlar. Her konuşmasında ciddiyetini hissettiren Bahçeli’den bunları duyunca irkilip “-yok yooo öyle dememiştir” diye mırıldanmak zorunda kalıyorsunuz. Ama ne yazık ki söylemiş bulunuyor.
Türk siyasetinde birçok ilginç karakter var ama 40. Yıl formülü ile benim favorim Bahçeli. Ani harabelerindeki fetih namazını duyunca aklıma tekrar bu formül geldi.
Şimdi MHP 41. yılında ve sene 2010, yeni formül ne acaba?!?
Formülün videsuna aşağıdan bakabilirsiniz.
3
Temmuz
2010
RİZE‘nin AKP‘li Belediye Başkanı, ikinci eşlerin “devlet teşviki” ile Doğu’dan alınması halinde “terörün 30 sene içinde biteceğini“ söyleyince kızdılar…
Bence kızılacak bir şey yok…
Hâkim zihniyet bu…
Peki nasıl olacak bu iş?..
“Devlet teşviki” ile diyor…
Bir tek burasını anlayamadım; devletin bu gibi durumlarda “teşviki” nasıl olabilir?..
Hani devlet Doğu’ya diyelim ki fabrika bacası “dikene” nasıl teşvik veriyorsa belki öyle…
14
Mayıs
2010
Beni seçen bu halkı gerçekten anlamıyorum:
Yok kişiliksizmişim, yok liderime köle gibi itaat ediyormuşum, yok benim kendi fikrim yok muymuş gibi bir takım eleştirilerle beni rahatsız ediyorlar.
Bir de bu eleştirilerine bazı (sapık) ideolojik kılıflar uyduruyorlar:
Neymiş, “Parti içi demokrasi önemliymiş”, “Parti içi demokrasi olmayınca, liderin yanlış yapması önlenemezmiş”, “demokrasi parti içinden başlarmış” falan filan.
Bunlar “demokratlık” maskesiyle “koministlik” yapan hainler.
Yahu kardeşim, siz hiç Türkiye’de “lidersiz” insan gördünüz mü?
Bu ülke “Allah sevgisini” bile tekeline alıp, “Şeyhiniz yol göstermezse cennete gidemezseniz” diyen din tüccarlarının destekledikleri tarikatlar aracılığı ile yönetilmiyor mu?
Yani toplumda liderlik geçerli, dinde bile lidersiz ibadet olmuyor, ama siyasete gelince, “liderine kölelik edersen kişiliksizsin”!
Yahu bu ülkenin tarihi altı yüz yılık bir kölelik kültürü üzerine dayalı değil mi?
Altı yüz yıl boyunca insanlar “Padişahım çok yaşa” diye yatıp kalkmadılar mı?
Ülkenin sadrazamlarını yani o zamanki başbakanlarını bile Padişah, sorgusuz sualsiz idam ettirmedi mi?
Günümüzdeki bütün partilerin bütün liderleri birer tarikat şeyhi gibi “kerametleri kendilerinden menkul” biçimde davranmıyorlar mı?
Gerçekten demokrat olan Erdal İnönü gibi aykırı bir lider de politikayı bırakmak zorunda kalmadı mı?
11
Mayıs
2010
Deniz Baykal istifa ederken komploya maruz kaldığından sık sık bahsetti. Türk Dil kurumunda komplo şöyle tarif edilmektedir. “Fransızca complot (düzen, tuzak). kelimenin dilimizde güzel bir karşılığı vardır: tuzak. örnek: iddiaların bir tuzak olduğunu biliyoruz.”
Benim anlamadığım nokta şu, bu kaset düzmece ise neden istifa ediliyor?
Neden bir hukuk mücadelesi başlatılıp bu iddiaların üstüne gidilmiyor?
O yüzden kasetin içeriğinin gerçek olmadığına ikna olamıyorum. Erdemli istifa vs.gibi sözler insanların kulağında bir hoşseda olarak kalmaktan öteye gidemiyor.
Bahsettiği gibi görüntüler tamamen bir komlonun parçasıdır. İğrenç olduğu konusunda çok hem de çok haklıdır. Fakat bu görüntüler aynı zamanda çok da önemlidir.
Buda akla şu soruyu getiriyor. Hergün eşine yalan söyleyen bir kişi neden bizlere yalan söylemesin?!
Sürekli erdemli, prensipli olarak tanıdığımız, keskin çizgileri olan dürüst bir portre çizen Baykal acaba başka hangi konularda bizlere yalan söylüyordu?
5
Kasım
2009
Erdal İnönü, SODEP’li yıllarda Deniz Baykal’la ilişkisini şöyle anlatmıştı: “Genel Başkan olduktan sonra Deniz Baykal, yanında bir iki gazeteciyle geldi. Gazetecileri içeri almadım.
Anladım ki bu bir propaganda manevrası. SODEP’e arkadaşlarıyla törenle üye olmak istediğini söyledi. Baktım ki hizip olarak girmek istiyor, ‘Ona izin veremem’ dedim.”
“SODEP’e Genel Başkan olduktan sonra Deniz Baykal benden randevu istedi. Kendisini uzaktan tanıyordum. ‘Eskiden hizip başıydı. Dikkat edin’ diye uyarıyorlardı.
11 Ocak günü geldi. Ben kapıyı açtım. Baktım Deniz Baykal ve yanında bir iki gazeteci…
Deniz Baykal’a ‘Buyurun’ dedim, baktım gazeteciler de içeri girmeye yelteniyor.
‘Yok, siz gelmeyin’ dedim.
Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır.
Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz.
Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke.
Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.
Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz.
Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey.
“Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması.
Bu kadar basit işte.
O kızın ölmemesi açılım.
Buna karşı mısınız?
Bunun içini boş mu buluyorsunuz?
Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.
Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor.
Başbakan, o roketin bir askerî birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.
Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay.
Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz.
Nedir bu sessizliğiniz?
Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu?
Zor değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak?
“Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter.
Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay.
Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular.
Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun.
Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?
Susuyorlar.
18
Haziran
2009
Bizim kuşak, yani 1930′lu yılların sonunda ve 1940′lı yılların başında da doğanlar, ilk, orta ve lise eğitim bakımından çok şanslıydı.
Örneğin benim okuduğum Şişli Terakki Lisesi‘ndeki edebiyat öğretmenlerini şöyle bir saydığım zaman, dönemin bütün “ağır topları“ndan ders alma şansına sahip olduğumuzu fark ediyorum:
Nihad Sami Banarlı, Zeki Ömer Defne, Behçet Necatigil, İzgen Öksüzcü-Bengü (Memet Fuat‘ın eşi) hep bizim hocalarımız arasındaydı.
Ben en çok Nihad Sami Banarlı‘da okudum.
Nihad Sami Banarlı ilginç bir adamdı.
Tam bir soğuk savaş dönemi hocasıydı.
Aşırı milliyetçi eğilimlerini, güçlü bir “anti-komünist” dünya görüşü çevreçevesinde bize aktarırdı.
Örneğin, “Hangi şairdir ki ekmekten, topraktan, yağmurdan, güneşten söz eder, o komünisttir, çünkü bunlar hep ortaklaşa olan, paylaşılan değerlerdir” derdi.
Picasso’nun, “kübizm” aracılığı ile Batı’nın estetik değerlerini ve sanat felsefesi anlayışını yozlaştırmak için Moskova’dan yani kömünsitlerden milyonlarca dolar para yardımı aldığını söylerdi.
Kruşçev‘in, Picasso‘yu nasıl eleştirdiğini duyunca, (ki yaklaşık olarak Nihad Sami Banarlı‘nın iddialarıyla aynı zamanlarda bu eleştirileri yapmıştı) hemen aklıma Banarlı gelmişti.
Ama bütün bu “taraflı” ve oldukça çarpıtılmış dünya görüşüne karşın, özellikle Divan Edebiyatı’nı çok yi bilirdi Nihad Sami.
Ben hâlâ divan edebiyatından bir mısra duyar duymaz, otomatik alarak veznini çıkarırım, ondan öğrendiğim bilgilerle.