Ergenekon olayı her gün hayatımıza biraz daha sızıyor. İlk Ergenekon olayı su yüzüne çıktığında sonunda bir şeyleri temizlemek ve geçmişimizle hesaplaşmak adına bana umut vermişti.
Şimdi ise Ergenekon adında bir çorba ile karşı karşıyayız. Ne olduğunu anlamakta veya takip etmekte oldukça zorlanıyorum. (Bu işlerden çok anlayan biri olmadım, derin devlet vs. üzerine ahkâm kesecek değilim. Ya da bir kuşak değilim 68.) Fakat bu tarz olayları izlemeye ve merakımı gidermeye çalışırım.
Sizlere de olmuyor mu?
Basın, hükümet, ordu, seçimler, oylama, ergonekon vs. vs.
Tüm gündemimizi bunların kapsadığı, biraz daraldığınız, artık bu konular bitse de sakin bir ülkede yaşasak. Biri diğerinden hınç alma operasyonu yürütmese. Bu istek içinizde huzur uyandırmıyor mu?
Son yıllarda olanları anlamakta zorlanıyorum!
Amerikalı büyükelçi Francis Ricciardone’de aynı dertten muzdarip.
Ama benim yaşadığım kaygılardan dolayı olduğunu, bendeki sıkılmışlık duygusuna istinaden böyle bir şey söylediğini düşünmüyorum. Amerikalılara karşı toplumun genelinde olduğu gibi bende de hep bir fesat arama ihtiyacı var. Bunlar hiçbir zaman hayırlı bir iş yapmaz, yapsa da mutlaka kendi hayırlarına bir çıkarları vardır düşüncesine sahibim.
1
Ekim
2010
İstanbul, sevgisiz, çıkarından başka bir şey düşünmeyen “düzgün!” ama mat yüzlerin oynadığı bol konaklı, bol tecavüzlü “Yeşilçam” dizileriyle kendini tekrar etme pahasına Türkiye’nin üzerine abanıyor.
Ankara’yı eziyor, ötekileştiriyor, kendisine bile benzetmek istemiyor!
Ama Ankara’da bir komiser var artık!
İkiyüzlülükten nefret ediyor. Kendi çıkarından çok halkının çıkarını düşünüyor. Birer İstanbul ideolojisi olan para pul, yükselme hırsı, “ikbal” gibi dalavereler umurunda bile değil!
Ankara sokaklarında insanlık için vuruşuyor.
3
Temmuz
2010
ERBİL’de “iş yapan Türk işadamları” listesini inceliyorum. Çok ilginç detaylar var: Erbil’e koşarak gidenlerin, “Ankara’nın doğusunda batırılmış iğneleri” yok!
Şaka değil; Erbil’de sanki “varlıklarını armağan edercesine” büyük bir çaba içindeler ama 1960-2010 arasında devletten kredi alıp “sabit kurdan” ödemelerine rağmen, Ankara’nın doğusunda “asla bir lira” yatırım yapmamışlar!
Hele bu gruplar içerisinde “sabit mark kredisi” kullanıp, senelerce “ilk aldığı kurdan” parayı devlete ödeyenler var ki; attıkları zaman mangalda kül bırakmıyorlar! Ben çözemedim “bu iştahın” sırrını! Sevgili dostlar, bu tablo karşısında yorumu sizlere bırakıyor ve aklıma gelen soru ile bitiriyorum; Erbil’e var da bizim vatandaşlarımıza yok mu!
21
Mayıs
2010
Zavallı Türkiye Başbakan Zonguldak’a gidiyor ve kömür madeninde ölenlerin yakınlarına yaptığı konuşmada, “Bu yörenin insanları aslında bu tür olaylara alışık” diyor.
“Zonguldak bölgesinde bu tür olayları yıllardır yaşadık.”
“Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var” diyor.
“Bu mesleğe giren kardeşlerim bunu bilerek giriyorlar.”
Teselli bekleyen insanlara söylenecek laf mı bu?
Siz bu işler alışkınsınız, onlar da er geç öleceklerini biliyorlardı.
Fazla tantanaya gerek yok.
Hadi herkes evine.
19
Mayıs
2010
Kemal Kılıçdaroğlu sonunda CHP genel başkanlığına adaylığını açıkladı. Siyasette yeni yüzlere her zaman sıcak bakmışımdır. Hangi kesimden olursa olsun yeniler her zaman ümit vaat eder.
Artık bu aşamayı geçtiğimize göre şimdi Kılıçdaroğlu’ndan bizlere vizyonunu aktarmasını bekleyeceğiz. Ekonomi hakkında neler düşünüyor, dış politikada hangi adımları atacak, terör konusundaki çözüm önerileri neler?
Yoksa Gandi Kemal, Karaoğlan vs. gibi sözler havada kalıp. Halkın bir kısmını hüsrana uğratacaktır. Umarım bahsettiğimiz konulardaki fikirlerini bir an evvel açıklar. Ülkedeki duruma alternatif proje üretmekten mahrum, her şeye “-İstemezük” diyen muhalefet anlayışı ortadan kalkar. Gündemi takip eden değil, gündem yaratan bir muhalefet anlayışını benimser. İyi bir iktidar adayı olur.
5
Kasım
2009
Erdal İnönü, SODEP’li yıllarda Deniz Baykal’la ilişkisini şöyle anlatmıştı: “Genel Başkan olduktan sonra Deniz Baykal, yanında bir iki gazeteciyle geldi. Gazetecileri içeri almadım.
Anladım ki bu bir propaganda manevrası. SODEP’e arkadaşlarıyla törenle üye olmak istediğini söyledi. Baktım ki hizip olarak girmek istiyor, ‘Ona izin veremem’ dedim.”
“SODEP’e Genel Başkan olduktan sonra Deniz Baykal benden randevu istedi. Kendisini uzaktan tanıyordum. ‘Eskiden hizip başıydı. Dikkat edin’ diye uyarıyorlardı.
11 Ocak günü geldi. Ben kapıyı açtım. Baktım Deniz Baykal ve yanında bir iki gazeteci…
Deniz Baykal’a ‘Buyurun’ dedim, baktım gazeteciler de içeri girmeye yelteniyor.
‘Yok, siz gelmeyin’ dedim.
30
Ekim
2009
ANADOLU’dan bir müşteri, Cardif Sigorta’nın çağrı merkezini (call center) aradı:
- İşten atıldım. Size kredi borcumun ödenmesi konusunda sigorta yaptırmıştım. Ödemenizi istiyorum.
Çağrı merkezindeki görevli müşterinin bilgilerini alıp kontrol etti:
- Beyefendi biz sizin için ödeme yapamayız.
- Nasıl olur?
- Bundan 8-9 ay önce bize “İşsiz kalırsam kredi borcumu siz ödeyin” diye sigorta yaptırmışsınız…
- Tamam işte…
- Ama hiç prim ödemesi yapmamışsınız. O yüzden sizin borcunuzu yatırmamız söz konusu olamaz. Kusura bakmayın.
Telefonun diğer ucunda yanık bir uzun hava başladı:
- Hele bir sorun niye primi ödemedim…
- Beyefendi lütfen…
- Beni işsiz koydular…
Çağrı merkezindeki görevli mecburen uzun havanın bitmesini bekledi. Uzun hava bitince müşteri telefonu kapattı.
Cardif Türkiye CEO’su Yılmaz Yıldız başkanlığındaki yönetim ekibi, durum değerlendirmesi yaparken, çağrı merkezinin ilginç kayıtlarını da dinliyordu.
Kendilerine sunulan örnekler arasında uzun hava da vardı.
Sıra uzun havaya gelince, tüm ekip dikkatle dinledi. Yılmaz Yıldız düşüncesini ortaya koydu:
- Bu müşterinin banka borcunu kapatalım.
İtiraz edenler oldu:
- Adam hiç prim yatırmamış.
- Olsun. Çok çaresiz kalmış, derdini uzun havaya dökmüş. Ben bu müşteriyi çok samimi buldum. O yüzden ödeyelim.
- Ya adam rol yapıyorsa?
- O zaman da çok yetenekli demektir. Bizim bu müşterinin banka borcunu kapatmamızın çevresinde yaratacağı olumlu etkiyi de düşünelim.
Yılmaz Yıldız, Cardif’deki diğer yönetici arkadaşlarını ikna etti, telefonda uzun hava okuyan müşteri, hiç prim yatırmamışken, 6 aylık banka borcundan kurtuldu.
25
Ekim
2009
Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır.
Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz.
Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke.
Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.
Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz.
Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey.
“Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması.
Bu kadar basit işte.
O kızın ölmemesi açılım.
Buna karşı mısınız?
Bunun içini boş mu buluyorsunuz?
Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu.
Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor.
Başbakan, o roketin bir askerî birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.
Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay.
Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz.
Nedir bu sessizliğiniz?
Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu?
Zor değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak?
“Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter.
Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay.
Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular.
Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun.
Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?
Susuyorlar.