20
Mayıs
2009
Star Trek’in ilk bölümleri çekilecek. Sene bin dokuz yüz atmış beş. Bunlar Mistır Sıpak adlı, Volkanlı karakteri canlandırıcak ilginç ve yeni bi yüz arıyolar, sivri kulaklı olması şartıyla. O ara Buruş Lii’yle Waşington’da 4750. caddede bi Kung-Fu kursu açtıydık (bkz. Amerika Anılarım 2/ Buruş Lii), fakat Buruş evlenip Oakland’a gidince ben de tek başıma sıkıldım değişik ortamlara gireyim dedim. Bilimkurguya da merakım var. Kalktık gittik Holivut, Paramount Pikçırs stüdyolarına.
Tam da yaz sıcağını en pis olduğu zamandı. Güneş tepemde, salak salak dolaşıyorum Holivutta. Bi pansiyona girdim, 2 dolara bi oda kiraladım çıktım yukarı. İçerde fareler fink atıyo, kakalaklar başım kadar. Yorgunluktan geberiyorum, leş gibi olmuşum, vurdum kafayı yattım. Sabah kalktım, “ulan bu herifler sivri kulak bi eleman arıyo naapçaz?” diye kara kara düşünüyorum. Gittim pansiyonun mutfağına bi parça un afurdum, banyoda yoğurup kulağa yapıştırdım, baktım mis gibi de oluyo işte. Suluboyayla da renklendirdim güzel. Al sana sivri kulak, doğma büyüme volkanlı.
19
Mayıs
2009
Ahmet Abi, ilk romantik bilim-kurgu öyküsünü gururla sunar:
Abi’nin Seyir defteri.
Rotamız; Mars.
Yıldız tarihi: 35034 / 11 : 30
(Kocakarı soğukları, meteor fırtınası zamanı)
Sevgili seyir defteri.
Evde ööyle oturuyorum, acayip de sıkılmışım. Televizyonu açiim diyorum, açıyorum. Televizyonda abidik gubidik olaylar var. Bi süre sinirlenmiyorum. Gidip içerden çay koyuyorum. Mutfaa bok götürmüş. Televizyonu izlemeye devam ediyorum, geziniyorum sakince kanallar arasında. Uygur kardeşler başlıyor. Birden tırlatıyorum. Televizyonu alıp küvete sokuyorum, çeşmeyi açıyorum.
Olmuyor boğulmuyor kardeşler.
Bir baş soğan, biraz peynir
Kahvaltı buna denir
Bu hafta biraz dengeli beslenmeden bahsetmek istiyorum. Şimdi hemen, niye abi diye soranlarınız olur. Olucak, gençlik demek merak demek, densizlik demek. Densizliğin de güzel olduğu zamanlar olur. Yerine göre densizlik yapmak faydalıdır. Tarihe baktığımız zaman, birçok önemli icat densizlik yüzünden olmuştur. Fakat birçok muharebe de aynı densizlik olayları yüzünden olmuştur. Truva savaşı durduk yere cereyan etmemiştir. Truvalı Helen’i bilirsiniz. Çok densiz kadındı…
15
Mayıs
2009
Laleli’de, tüm civara ün salan barmen arkadaşım Ercü’nün bin bir özenle hazırladığı, kendine has “sex on the pavyon”larına ve halden arkadaşların “Lan bu gece kal işte, yarın erkenden gidersin ne cehenneme gidiceksen!” ısrarlarına rağmen kafaya takmıştım, bu akşam Paris’e gidecektim. Zaten içkiyi fazlaca kaçırdığımda hep böyle bi yerlere giderim gece vakti. İlk başlarda içip içip, saat ikide üçte Ankara’ya, Bursa’ya gidiyodum. Sonra o da kesmemeye başladı. Bi keresinde Tibet’e gitmiştim de, sabah ayıldığımda, “Nooluyo ya? Bura nere?” diye kafayı yemiştim.
Neyse benim bir beyaz şahin var. Atladım, bastım çıktım. Ertesi gün öğleden sonra Paris’teyim. Notre Dame’ın önündeki açık alanda, bakkaldan aldığım şarabı açmaya çalışıyorum. Oralarda belli “quartier”lerde (şehrin birtakım bölümleri manasında), bakkallarda içki satılıyor. Aldım şarabımı. Fakat bakkal efendi şarabı açmaya pek yanaşmadı. “Niye baba ya? Hem satıyosun hem açmıyosun. Nası oluyo bu şimdi?”, dedim fransızca. “Mösyö” dedi, “Satmamıza izin var da, açamıyoruz. Belediyenin emri biliyo musun? Bi yerde bize de hak ver, emir kuluyuz, uzatma” dedi.
13
Mayıs
2009
Birazdan okuyacağınız “Ahmet Abi” röportajı, Ahmet Abi’nin bizzat kendisi tarafından yapılmıştır.
Yani bu röportaj, bir nevi iç hesaplaşma veya kendi kendine konuşmadır. Ama bu Ahmet Abi’nin deli olduğu anlamına gelmez. Tersine bu onun “aşmış” bir şahsiyet olduğunun işaretidir.
AHMET ABİ- Selam Ahmet’cim.
AHMET ABİ- Oo Ahmet kardeşim.. Nasılsın birader?
AHMET ABİ- İyi valla noolsun. Ya bak hele, senle bi roportaj yapıcam. Bi mahsuru falan yok di mi?
AHMET ABİ- Yok yok. Ama kısa sürsün mümkünse. Uzun muhabbetlerden hoşlanmam biliyosun.
AHMET ABİ- Bilmem mi… Hatta güzel bi lafın da vardır senin. Lüzumundan fazla uzayan muhabbet, şeye benzer… Neydi o ya? Bişeye benzetmiştin.
AHMET ABİ- Valla benim öyle bi lafım yok. Sen uydurdun şimdi galiba.
AHMET ABİ- Neyse. Madem öyle, hemen ilk soruma geçiim. Şimdi, ”Ahmet Abi kimdir?” diye sorabilirim sana. Fakat bu hem kolay ve hem geyik bir soru olucak. Onun yerine şöyle soriim:
Ahmet Abi niye var? Hadi bakalım.
AHMET ABİ- Seni (yani kendimi ) de güya kolay sor diye röportajcı yaptık. Şu sorduğun soruya bak be…
İnsan kendine böyle zor soru sorar mı kardeşim? Ha hahahh ahhahaha!
AHMET ABİ- Hadi kaytarmadan ver cevabını delikanlı gibi.
AHMET ABİ- Şimdi, valla Ahmet Abi niye var? Ben olsam Ahmet abi niye var diye sormak yerine, “Ahmet Abi İnternet ortamında niye var?” diye sorardım.
AHMET ABİ- İyi ya sordum işte. Anlat bakalım.
AHMET ABİ- Şimdi ben bu işe girişmeden önce televizyonda seyrediyorum tabi güzel güzel bayanlar, Amerikalı gibi parlak parlak oğlanlar İnternet reklamlarına çıkıyorlar. Bir havalar, bir tafralar. Zannedersin ki İnternet’e bağlanıp çok önemli meseleler hallediyorlar, dünyayı kurtarıyorlar. Ben de bi bakayım dedim hakkaten bizim vatandaş böyle mi kullanıyor İnternet’i? Çıktım gittim bizim ordaki İnternet kafeye.
AHMET ABİ- Ya bak gördün mü? Sizin mahalleye bile teknoloji gelmiş. Artık bizim gençlerin de Amerikalı parlak oğlanlardan farkı yok demek.
AHMET ABİ- Tabi. İki dakka sonra kafeye bi herif girdi. Bizim kafeden bi çocuğun çet yaptığı kızın abisiymiş. Bu herif ordan kaptığı klavyeyle çocuğun kafasını yarınca olay büyüdü. Çocuğun kankaları herifi bi güzel dövdükleri yetmezmiş gibi kızkardeşinin makinasına da virüs attılar.
AHMET ABİ- E sonra nooldu? Norton disk doktor mu geldi? Eheheheh.
AHMET ABİ- Ne doktoru? Dayak yiyen herif, kendi mahallesindeki net kafeden adam toplamaya gitti. On dakka sonra ellerinde klavyelerle bisürü herif girdi içeri. O anda kafama dank etti. “Bizde olaylar Amerika’dan, Japonya’dan farklı. Hatta, isterse uzaydan badi badi uzay adamı gelsin, uzay kahvesi açsın, “bakın bu kafede ilim irfan öğreticem, hiç bilmediğiniz teknolojileri ayaklarınızın altına sericem. Adam olun da yararlanın” diye. Bizim elemanlar bununla da tatsızlık çıkarırlar. “Ne diyo lan bu koca kafa, esas niyeti nedir?” diye.
AHMET ABİ- Eee? Ne alakası var?
AHMET ABİ- Dur anlatıyorum. Ben de bu gerçeği görünce, dedim ki, gençlerimize bu İnternet denilen hissiyatsız ortamda bir sıcaklık lazımdır. Bu İnternet, bir Türk evladı için gurbet sayılır. Yerli bir mekan değildir. Burayı yerlileştirecek biri lazım. Bir ağabey sıcaklığı lazım bu gençlerimize.
AHMET ABİ- Sen de o yüzden kendi mekanını açtın sanal topraklarda? Almanya’da bir Türk lokali
açmak gibi yani?
AHMET ABİ- Mars’ta demek daha yerinde olur. Ayrıca Mars’la ilgili çalışmalarım da var.
AHMET ABİ- Hoş bir mekan yaratmışsın kendine. Peki daha ağırlıklı olaraktan nasıl mesajlar veriyosun gençlere?
AHMET ABİ- Valla ben mümkün olduğu kadar uzun mesajlardan kaçınıyorum, kısa mesajlar vermeye çalışıyorum. Benim olayıma bir tür kısa mesaj servisi diyebiliriz.
AHMET ABİ- Peki anladım.
AHMET ABİ- E tabi anlıyıcaksın. Sen anlamıyıcaksan kim anlıyıcak? Hahah ahahaha!
AHMET ABİ- Tamam uzatma. Şimdi kendimizi öz eleştirinin güvenli sularına bırakalım,
karizmamızı sağlamlaştıralım.
AHMET ABİ- Tabi tabi.
AHMET ABİ- Adının sonuna niye böyle bir ”Abi” ünvanı eklettirdin? Ahmet kendi başına bir
şey olamıyor mu ki böyle bir “Abi” kalkanına ihtiyaç duyuyor?
AHMET ABİ- Şimdi bi kere ortada bir ünvan ekleme olayı varsa, onu ben eklemedim. Bir insan
gidip adının sonuna nüfus dairesinden ”Abi” ünvanı eklettiremez. Abilik bir insanın etrafındaki kişilerin kafasında zamanla oluşan bir şeydir. Tabi bazı çıkar ortamlarında birbirlerine abi çeken lavuklardan bahsetmiyorum.
AHMET ABİ- Hayır yani “abi” lafı o kadar şey oldu ki, biriyle konuşurken, iki lafın arasına “abi”
sıkıştırıyosa o adamdan kıllanıyosun. O herif büyük ihtimalle yiyiyodur seni zaten.
AHMET ABİ- Kesinlikle yiyiyodur. Şüphen olmasın.
AHMET ABİ- Peki sen yavaş yavaş kült olma yolunda ilerliyosun ha? Şaka maka kült olucan be.
AHMET ABİ- Kültü yiyim, keyfine bişii olmasın. Kült nedir kardeşim? Haytta en nefret ettiğim
bi kaç müessese varsa, biri de kült müessesesidir. Kült olup marjinalleri eğlendiriceeme, kültablası olup efkar sigaralarının küllerini tutarım mahalle kahvelerinde. O vakit hiç olmazsa fonksiyonumuz olur biraz.
AHMET ABİ- Belli bir hayran kitlen var ama. Onlar ne diyo?
AHMET ABİ- Çok baba e-mailler alıyorum. En son geçen gece bi tane aldım ki, sabaha kadar oturup tribe girdim. Adam ne yazmış biliyo musun? “Ahmet abi senin yazılarını okuyup bitirdikten sonra, o hafta yapacak birşey kalmıyor. Sonra o kadar sıkılıyorum o kadar sıkılıyorum ki oturup Ügo Farel mp3′leri dinliyorum. Artık sen anla gerisini” diyor.
AHMET ABİ- O kadar almışsın akılları yani.
AHMET ABİ- O kadarla da bitmiyor. “Biliyorum Ahmet abi, sen yoksun Ahmet abi! Ahmet Abi diye biri yok Ahmet Abi! Bütün kırmızı ve beyaz şahinleri kestim, seni içlerinde göremedim Ahmet Abi” diyor. “Bana kavuş, bana sonsuz huzur ve mutluluğun formülünü anlat Ahmet Abi!” diyor.
AHMET ABİ- Hakkaten var mı böyle bir formül?
AHMET ABİ- Şimdi böyle bir formül varsa bile bu ne pi sayısındadır, ne de Ahmet Abi’nin sayfasındadır. Herkese özel formüller vardır hayatta. Bu formüller hiç akla gelmeyen kuytularda saklı gizlidir.
AHMET ABİ- E peki, mesela seninkisini bulabildin mi?
AHMET ABİ- Buldum tabi. Ben her gün işten eve geldiğim vakit, tuvalete kapanıp, akvaryum bakım rehberim var, onu okurum huşu içinde…
AHMET ABİ- Neyse uzatmayalım dedik ama senin de muhabbetin bitmiyomuş. Hadi başka diyeceğin bişii yoksa evlere dağılalım.
AHMET ABİ- Senin ev nerde? Ben bırakiim istersen. Ha hahaha!
AHMET ABİ- Komiklik yakışıyor sana abim benim.
Röportaj: Ahmet Abi
Not : Bir zamanlar www.chivi.com’da yayınlanan Ahmet Abi serisinden.
12
Mayıs
2009
Evet işte haftalardır gelen bilim-kurgu senaryolarından seçmeler. Vakit daha dolmadı. Ahmet Abi’nin dev film projesi için hala senaryo beklemekteyiz. Senaryoya doymuyoruz afedersin. Yalnız güzel kardeşlerim, rija ediyorum yazılarınızı noktadan, virgülden, büyük harften imladan mahrum bırakmayın. Ahmet Abi’nizin de bir sinir sistemi var. İnsan ömrü ortalama 60-70 sene. Şimdi bu güzel abiniz, en güzel yıllarını sizin noktanızı virgülünüzü düzelterek geçirirse bu işler olmaz di mi? Hadi hepinizi öptüm. Süper yazıyonuz. Ha bi dakka iki arkadaşım var ki muhteşem winamp skini hazırlamışlar (Adaşım Ahmet’in skini “Startrek” ile Maniac-Regaly kardeşimin hazırladıı “Köyümüz” temalı skin). Onları da indirmeden disconnect olmayın derim ben.
Zamanımızda geçen bu olayın baş kahramanı metün şentürk olsun istedim 1999′un yaz ayında başlıyan olay zamanımıza artı geleceğe dein devam etmiştir bilgilerinize arz ederim
sene 1999 hava sıcaktır esas oğlan metin bir göreve yollanmak üzre üsse çağrılır sevinç içerisinde koşa oynaya üsse giden metin Diyarbakır ergani yakınlarında olan üssün balkonundan doğayı seyretmektedir, doğaya dalmış olan metin kapının gıcırtısıyla irkilir ve atikliğini kanıtlarcasına silahını çekip içeri giren kişinin kafasına dayar sonra kafasına silahını dayadığı kişinin komutanı rauf olduğunu görür ve tırsar haliyle, yaptığı hareketten dolayı görevin elinden alınjaından tırsar. Ama korkusunun tersine rauf sevinmiştir işte seni seçmemin sebebi budur diye cümleler kurmaktadır tırsma yerini şaşkınlıa bırakmıştır. Metin ölece salak salak Raufun surata bakar bu muhabbet geçtikten soora metinin görevine sıra gelmiştir. Rauf Metine sırıtarak:
- Metin bilirsin seni olumgibi severim.
- ‘Bilirim efendim.’ Der Metin
- Metin sana bu gün verceğim görev çok tehlikeli, der Rauf
- Tehlike benim göbek adım, der Metin bişkin bi şekilde
- Bak Metin senin görevin bize tehdit yağdıran uzaylıların marstaki üslerini yok et mek der Rauf aslında bayaa tırsan Metin erkeklie ..ok sürdürmemek için görevi kabul eder binevi gaza gelmektir Metinin yaptığı.
11
Mayıs
2009
Evet. Çok konuşuldu, çok tartışıldı; “Ahmet Abi kimdir? Nedir? Kaç senesinde, nerde doğmuştur? Tahsili nedir, taksiratı nicedir? Ayda kaç para kazanmaktadır? Aya nasıl gitmiştir?
Uzun zamandır susuyorum, bekliyorum biraz daha meraklanın, biraz daha kıllanın diye. Fakat artık zamanı geldi. İşte uzun zamandır merakla ve rahatsızlıkla beklenen CV’im. Nam-ı diğer, Curriculum Vitae. Nam-ı öbür , Ce Vitamini. Aha:
Curriculum Vitae
Ad, soyad: Ahmet Abi
Şu anki sıfatı: Chivi yazarı, Harvard Üniversitesi’nde Sosyoloji Bilimleri Profesörü, Seyyar Nohut-Pilavcıları Koruma ve Yaşatma Derneği başkanı, Amerikan Uzay Dairesi Nasa’da gönüllü kobay.
4
Mayıs
2009
‘Bir serüvendi yaşamak bir zamanlar. Şimdi ise sıradan bir matematik problemi.’
Metin Kaçan / Harman Kaplan
Biçimsiz Etik Traşları
Sene iki bin bir. Ofis uzayına kırk bin birinci girişim. Milyon kere de girsem, hep aynı kokuyor bu ofis ortamları. Eskiden insan kokusu kırtasiye kokusu, kağıt kokusuna karışırdı. Şimdi daha plastik, yazıcı toneri kokuyor. Bürositler olsun, halıfileks olsun, kıç kıça yapıştırılmış masalar, monitörler, nerden çıkıp nereye girdiği unutulmuş kordonlar, kablolar olsun, güzel olaylar bunlar. Öldüren eyır kondiyşınlar, bas bas bağırarak telefonda tartışan kazmator iş arkadaşları, dikkat dağıtan manitalar, hepsi derin olaylar. Her bir ayrıntının üstüne sekiz cilt ansiklopedi yazılır yani. Hastasıyım ofis ortamlarının.
Fakat monitör denen cihaza ayrı bir hastalığım var. Şimdi, kompütür demek istemiyorum. Aslında olay kompütür de, sonra teknoloji düşmanı diyolar. O yüzden kompütür demek istemiyorum. Sonra yine yaparız eleştirimizi.
28
Nisan
2009
- Yav Ahmet Abi…
- Hah söyle Emrecan.
- Eee… Ahmet Abi. Sence 312. madde kaldırılıcak mı?
- Bilemiyorum, Banu Alkan’ın “Kaldıramazsan kaldırırlar güzelim” adlı şarkısı aklıma geliyor daha ziyade. Ispanaklı börek mi alıyoruz, peynirli mi?
- Ha dur tamam, hatırladım. Asıl onu sormayacaktım, başka bişey sorucaktım da hatırlayamadıydım.
- Sor. Peynirli alıyorum ha. Usta bize üç porsiyon peynirli paket, bi zaamet.
- Ya Ahmet Abi. Senle butün gün o sahil şeridi senin, bu çay bahçesi benim gezip dolaşıyoruz, güzel şeyler bunnar. Ama ben diyorum ki, artık biraz iş dünyasına gireyim, yappi takıliim, anasının gözü formatında adam yiyeyim.
- Bak Emrecan, ofis hayatının bazı zorlukları vardır. İş ortamlarında kafana göre takılamazsın. Ben kafama göre takılmayı seviyorum. O zaman naapıyorum? Çalışmıyorum.
- Abi biliyorum ama benim hevesim var. Tüm zorluklarına razıyım iş yaşamının. Gerekirse boynumda kimlik kartı bile taşırım. Senin ofis tecrüben var, biraz tüyo rica edicektim senden.
- Peki anlaşıldı sen başka olaylar peşindesin. Al o zaman sana bi ofis yazısı.
27
Nisan
2009
Ahmet Abi, “Öz Romans Sanatı”nın kendinden sonra da sürebilmesi amacıyla kendine bir çömez edindi. Ahmet Abi ve Emrecan’ın insanlık dışı diyalogları bundan böyle bu civarda.
Bir dost gibi davran bana, herkes bizi öyle bilsin.
- Bak Emrecan kadınlara çok yanlış yaklaşımlar içindesin.
- Evet abi.
- Olmuyor yani. Mesela dün senle çay bahçesinde oturuyoruz, hoşlandığın kızın yerini taş atarak göstermek piskopatça bi davranış…
- Haklısın abi, hatalıyım. Ama bi türlü görmedin kızı, ben de “Aha şurda işte yaa” diye sinirleniverdim birden.
- Kadınlar karşısında her şeyden önce soğukkanlı davranman gerekir Emrecan. Ayrıca ben miyopum. Neyse, bak Emrecan, sana bazı cd’le getirdim. Birtakım aşk temalı parçalar. Kelebekler Vadisi’nde geçirdiğimiz bir haftalık tatil esnasında, Ragga Oktay’ın “Çukulata Kız” isimli şarkısından başka aşk şarkısı bilmediğini farkettim.
- Haksızlık ediyosun, ama abi. İzel, Çelik, Ercan’dan “Hastasın Sen” adlı parçayı ezbere biliyorum. Söyliyim istersen… Gözlerim dolu dolu oluyor, sen burdan çekip giderkeeen… Ehe heh.