Video furyasının olduğu yıllarda, sürekli Ninja filmleri izlerdik. Hatta bir ara Ninjalığa özenip kung-fu kursuna bile abimle gitmiştim. Ama ne yazık ki zannettiğim kadar eğlenceli çıkamamıştı. Birden bire kendimi o akrobatik hareketleri yapabileceğim bir ortamda bulacağımı düşünüyordum. Oysa kursta kata denilen anlamsız şeyler yapıp, tuhaf tekmeler atmaya çalışıyorduk.
Neyse bu günlerden birinde, arkadaşların bahçesinde oyun oynuyorduk. Hangi akla hizmet yaptığımı bilmiyorum ama kendime bir ağaç buldum. Kömürlüğüm üstünden ağacın dalına atladım ve sallanmaya başladım. Tabii arada sırada da “-Haaayytt, hooyytt” diye sesler çıkartıyordum ki, birden ağaçtan sırt üstü düştüm. Nefesim kesilmiş ve konuşamıyordum. Aklımdan öleceğim geçiyordu. Bu sırada arkadaşlar ise;
“-Götü kırık Ninja” diye tempo tutuyordu.
Onlara bu gün bile kızgınım yaptıkları tezahürat için değil, ben orada soluk alamazken pezevenklerin bayağı bir süre güldükten sonra yardım etmelerine kızgınım.
Neyse geçmiş gün.
Sene bin dokuz yetmiş küsür. O yıllarda Amerika’da takılıyoruz, Kaliforniya taraflarında. Benim kız arkadaş var, Elenor Ragbi. Bu üniversiteye devam ediyo, Kaliforniya Rivırsayd Teknoloji Kompütür bilimleri bölümü. Onun da son senesi, tezini falan yapıyo. Bu tezini bitirince memlekete dönücez, evlenicez falan güya, öyle planlar yapıyoruz.
Elenor tezini mezini hazırlarken ben de öyle Long Biiç sahilinde afedersin malak gibi yatıyorum, Biiç Boys dinliyorum. “Kaliforniya Görls” (Kaliforniya’nın Kızları) diye bi parçaları vardır, o yılların gençleri bilir. Habire ben bunu dinliyorum, tiribe girmişim Bizim Ali geldi yanıma. Ali dediysem Memed Ali diil tabi, Ali Mak Graw. Hani Lav Story (Aşk Hikayesi) diye bi filim vardı acıklı, müziği ünlüdür. Rıza Silahlikobra orguyla çalardı pazar eğlence programlarında.
Neyse çok daatmayalım konuyu işte o filimde kanserli kızı oynayan Ali geldi, çok eski kankamdır. Ben buna gazoz ısmarladım, oturuyoruz muhabbet ediyoruz falan, bu bana, bi kuzeni varmış bunun Con diye, hafiften kafayı yemiş, elektronik mühendisi. Onu anlattı, evden hiç çıkmıyomuş, habire evde telefonları söküp takıyomuş. Kızcaaz da bunu biraz insan içine çıksın, açılsın falan diye Kaliforniyaya getirmiş. “Ama” dedi, “Ahmet’çim bu sefer de pansiyona kapadı kendini, bi türlü ikna edemedim plaja getirmeye, noolur sen bunla bi ilgilensen” dedi. İyi zaten ben de hayvan gibi sıkılmışım, aldım bundan pansiyonun adresi, gittim.
15
Mayıs
2009
Bölüm 2
Buruş Lii
Sene bin dokuz yüz altmış bir. San Fransisko’dayım, sokakta ilizyon gösterileri yapıyorum, para kazanıyorum. Budist bi rahipten havaya yükselme numarası öğrenmişim, bi hareketle yerden beş santim yükseliyomuş gibi oluyorum millet şaşırıyo falan. Ama San Fransisko halkı o yıllarda toptan hippi, kafa dumanlı geziyolar, en dandik numarayı bile yiyiyolar. Bi gün acayip kafam bozuldu, aldım çantayı bohçayı otoyola. Bi araba durdu. Nereye gidiyosan beni de at dedim. Eyvallah, bastık Siyetıl’a geldik. Ben zıpladım Siyetıl’da indim. Güzel memleket.
15
Mayıs
2009
Laleli’de, tüm civara ün salan barmen arkadaşım Ercü’nün bin bir özenle hazırladığı, kendine has “sex on the pavyon”larına ve halden arkadaşların “Lan bu gece kal işte, yarın erkenden gidersin ne cehenneme gidiceksen!” ısrarlarına rağmen kafaya takmıştım, bu akşam Paris’e gidecektim. Zaten içkiyi fazlaca kaçırdığımda hep böyle bi yerlere giderim gece vakti. İlk başlarda içip içip, saat ikide üçte Ankara’ya, Bursa’ya gidiyodum. Sonra o da kesmemeye başladı. Bi keresinde Tibet’e gitmiştim de, sabah ayıldığımda, “Nooluyo ya? Bura nere?” diye kafayı yemiştim.
Neyse benim bir beyaz şahin var. Atladım, bastım çıktım. Ertesi gün öğleden sonra Paris’teyim. Notre Dame’ın önündeki açık alanda, bakkaldan aldığım şarabı açmaya çalışıyorum. Oralarda belli “quartier”lerde (şehrin birtakım bölümleri manasında), bakkallarda içki satılıyor. Aldım şarabımı. Fakat bakkal efendi şarabı açmaya pek yanaşmadı. “Niye baba ya? Hem satıyosun hem açmıyosun. Nası oluyo bu şimdi?”, dedim fransızca. “Mösyö” dedi, “Satmamıza izin var da, açamıyoruz. Belediyenin emri biliyo musun? Bi yerde bize de hak ver, emir kuluyuz, uzatma” dedi.
13
Mayıs
2009
Birazdan okuyacağınız “Ahmet Abi” röportajı, Ahmet Abi’nin bizzat kendisi tarafından yapılmıştır.
Yani bu röportaj, bir nevi iç hesaplaşma veya kendi kendine konuşmadır. Ama bu Ahmet Abi’nin deli olduğu anlamına gelmez. Tersine bu onun “aşmış” bir şahsiyet olduğunun işaretidir.
AHMET ABİ- Selam Ahmet’cim.
AHMET ABİ- Oo Ahmet kardeşim.. Nasılsın birader?
AHMET ABİ- İyi valla noolsun. Ya bak hele, senle bi roportaj yapıcam. Bi mahsuru falan yok di mi?
AHMET ABİ- Yok yok. Ama kısa sürsün mümkünse. Uzun muhabbetlerden hoşlanmam biliyosun.
AHMET ABİ- Bilmem mi… Hatta güzel bi lafın da vardır senin. Lüzumundan fazla uzayan muhabbet, şeye benzer… Neydi o ya? Bişeye benzetmiştin.
AHMET ABİ- Valla benim öyle bi lafım yok. Sen uydurdun şimdi galiba.
AHMET ABİ- Neyse. Madem öyle, hemen ilk soruma geçiim. Şimdi, ”Ahmet Abi kimdir?” diye sorabilirim sana. Fakat bu hem kolay ve hem geyik bir soru olucak. Onun yerine şöyle soriim:
Ahmet Abi niye var? Hadi bakalım.
AHMET ABİ- Seni (yani kendimi ) de güya kolay sor diye röportajcı yaptık. Şu sorduğun soruya bak be…
İnsan kendine böyle zor soru sorar mı kardeşim? Ha hahahh ahhahaha!
AHMET ABİ- Hadi kaytarmadan ver cevabını delikanlı gibi.
AHMET ABİ- Şimdi, valla Ahmet Abi niye var? Ben olsam Ahmet abi niye var diye sormak yerine, “Ahmet Abi İnternet ortamında niye var?” diye sorardım.
AHMET ABİ- İyi ya sordum işte. Anlat bakalım.
AHMET ABİ- Şimdi ben bu işe girişmeden önce televizyonda seyrediyorum tabi güzel güzel bayanlar, Amerikalı gibi parlak parlak oğlanlar İnternet reklamlarına çıkıyorlar. Bir havalar, bir tafralar. Zannedersin ki İnternet’e bağlanıp çok önemli meseleler hallediyorlar, dünyayı kurtarıyorlar. Ben de bi bakayım dedim hakkaten bizim vatandaş böyle mi kullanıyor İnternet’i? Çıktım gittim bizim ordaki İnternet kafeye.
AHMET ABİ- Ya bak gördün mü? Sizin mahalleye bile teknoloji gelmiş. Artık bizim gençlerin de Amerikalı parlak oğlanlardan farkı yok demek.
AHMET ABİ- Tabi. İki dakka sonra kafeye bi herif girdi. Bizim kafeden bi çocuğun çet yaptığı kızın abisiymiş. Bu herif ordan kaptığı klavyeyle çocuğun kafasını yarınca olay büyüdü. Çocuğun kankaları herifi bi güzel dövdükleri yetmezmiş gibi kızkardeşinin makinasına da virüs attılar.
AHMET ABİ- E sonra nooldu? Norton disk doktor mu geldi? Eheheheh.
AHMET ABİ- Ne doktoru? Dayak yiyen herif, kendi mahallesindeki net kafeden adam toplamaya gitti. On dakka sonra ellerinde klavyelerle bisürü herif girdi içeri. O anda kafama dank etti. “Bizde olaylar Amerika’dan, Japonya’dan farklı. Hatta, isterse uzaydan badi badi uzay adamı gelsin, uzay kahvesi açsın, “bakın bu kafede ilim irfan öğreticem, hiç bilmediğiniz teknolojileri ayaklarınızın altına sericem. Adam olun da yararlanın” diye. Bizim elemanlar bununla da tatsızlık çıkarırlar. “Ne diyo lan bu koca kafa, esas niyeti nedir?” diye.
AHMET ABİ- Eee? Ne alakası var?
AHMET ABİ- Dur anlatıyorum. Ben de bu gerçeği görünce, dedim ki, gençlerimize bu İnternet denilen hissiyatsız ortamda bir sıcaklık lazımdır. Bu İnternet, bir Türk evladı için gurbet sayılır. Yerli bir mekan değildir. Burayı yerlileştirecek biri lazım. Bir ağabey sıcaklığı lazım bu gençlerimize.
AHMET ABİ- Sen de o yüzden kendi mekanını açtın sanal topraklarda? Almanya’da bir Türk lokali
açmak gibi yani?
AHMET ABİ- Mars’ta demek daha yerinde olur. Ayrıca Mars’la ilgili çalışmalarım da var.
AHMET ABİ- Hoş bir mekan yaratmışsın kendine. Peki daha ağırlıklı olaraktan nasıl mesajlar veriyosun gençlere?
AHMET ABİ- Valla ben mümkün olduğu kadar uzun mesajlardan kaçınıyorum, kısa mesajlar vermeye çalışıyorum. Benim olayıma bir tür kısa mesaj servisi diyebiliriz.
AHMET ABİ- Peki anladım.
AHMET ABİ- E tabi anlıyıcaksın. Sen anlamıyıcaksan kim anlıyıcak? Hahah ahahaha!
AHMET ABİ- Tamam uzatma. Şimdi kendimizi öz eleştirinin güvenli sularına bırakalım,
karizmamızı sağlamlaştıralım.
AHMET ABİ- Tabi tabi.
AHMET ABİ- Adının sonuna niye böyle bir ”Abi” ünvanı eklettirdin? Ahmet kendi başına bir
şey olamıyor mu ki böyle bir “Abi” kalkanına ihtiyaç duyuyor?
AHMET ABİ- Şimdi bi kere ortada bir ünvan ekleme olayı varsa, onu ben eklemedim. Bir insan
gidip adının sonuna nüfus dairesinden ”Abi” ünvanı eklettiremez. Abilik bir insanın etrafındaki kişilerin kafasında zamanla oluşan bir şeydir. Tabi bazı çıkar ortamlarında birbirlerine abi çeken lavuklardan bahsetmiyorum.
AHMET ABİ- Hayır yani “abi” lafı o kadar şey oldu ki, biriyle konuşurken, iki lafın arasına “abi”
sıkıştırıyosa o adamdan kıllanıyosun. O herif büyük ihtimalle yiyiyodur seni zaten.
AHMET ABİ- Kesinlikle yiyiyodur. Şüphen olmasın.
AHMET ABİ- Peki sen yavaş yavaş kült olma yolunda ilerliyosun ha? Şaka maka kült olucan be.
AHMET ABİ- Kültü yiyim, keyfine bişii olmasın. Kült nedir kardeşim? Haytta en nefret ettiğim
bi kaç müessese varsa, biri de kült müessesesidir. Kült olup marjinalleri eğlendiriceeme, kültablası olup efkar sigaralarının küllerini tutarım mahalle kahvelerinde. O vakit hiç olmazsa fonksiyonumuz olur biraz.
AHMET ABİ- Belli bir hayran kitlen var ama. Onlar ne diyo?
AHMET ABİ- Çok baba e-mailler alıyorum. En son geçen gece bi tane aldım ki, sabaha kadar oturup tribe girdim. Adam ne yazmış biliyo musun? “Ahmet abi senin yazılarını okuyup bitirdikten sonra, o hafta yapacak birşey kalmıyor. Sonra o kadar sıkılıyorum o kadar sıkılıyorum ki oturup Ügo Farel mp3′leri dinliyorum. Artık sen anla gerisini” diyor.
AHMET ABİ- O kadar almışsın akılları yani.
AHMET ABİ- O kadarla da bitmiyor. “Biliyorum Ahmet abi, sen yoksun Ahmet abi! Ahmet Abi diye biri yok Ahmet Abi! Bütün kırmızı ve beyaz şahinleri kestim, seni içlerinde göremedim Ahmet Abi” diyor. “Bana kavuş, bana sonsuz huzur ve mutluluğun formülünü anlat Ahmet Abi!” diyor.
AHMET ABİ- Hakkaten var mı böyle bir formül?
AHMET ABİ- Şimdi böyle bir formül varsa bile bu ne pi sayısındadır, ne de Ahmet Abi’nin sayfasındadır. Herkese özel formüller vardır hayatta. Bu formüller hiç akla gelmeyen kuytularda saklı gizlidir.
AHMET ABİ- E peki, mesela seninkisini bulabildin mi?
AHMET ABİ- Buldum tabi. Ben her gün işten eve geldiğim vakit, tuvalete kapanıp, akvaryum bakım rehberim var, onu okurum huşu içinde…
AHMET ABİ- Neyse uzatmayalım dedik ama senin de muhabbetin bitmiyomuş. Hadi başka diyeceğin bişii yoksa evlere dağılalım.
AHMET ABİ- Senin ev nerde? Ben bırakiim istersen. Ha hahaha!
AHMET ABİ- Komiklik yakışıyor sana abim benim.
Röportaj: Ahmet Abi
Not : Bir zamanlar www.chivi.com’da yayınlanan Ahmet Abi serisinden.
Aşk : Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevgi, amor. (Bknz. TDK)
Osurmak : Yellenmek. (Bknz. TDK)
Aşk ve osuruk her ne kadar beraber kullanıldığında kulağa hoş gelmese de bazen insanlarda aynı duyguları yaratabilir. Hepimizin gençlik yıllarında arkadaş grubumuzda sürekli aşık olan (olduğunu zanneden) birileri vardır. Bu arkadaşınızın aşık olması sizi de mutlu etmeli, ama bir süre sonra bir bakmışsınız onun aşkı sizin ızdırabınız olmuştur. Gelde onun adına sevin bakalım.

Aşk Kalp Sevgi Heart
12
Mayıs
2009
Evet işte haftalardır gelen bilim-kurgu senaryolarından seçmeler. Vakit daha dolmadı. Ahmet Abi’nin dev film projesi için hala senaryo beklemekteyiz. Senaryoya doymuyoruz afedersin. Yalnız güzel kardeşlerim, rija ediyorum yazılarınızı noktadan, virgülden, büyük harften imladan mahrum bırakmayın. Ahmet Abi’nizin de bir sinir sistemi var. İnsan ömrü ortalama 60-70 sene. Şimdi bu güzel abiniz, en güzel yıllarını sizin noktanızı virgülünüzü düzelterek geçirirse bu işler olmaz di mi? Hadi hepinizi öptüm. Süper yazıyonuz. Ha bi dakka iki arkadaşım var ki muhteşem winamp skini hazırlamışlar (Adaşım Ahmet’in skini “Startrek” ile Maniac-Regaly kardeşimin hazırladıı “Köyümüz” temalı skin). Onları da indirmeden disconnect olmayın derim ben.
Zamanımızda geçen bu olayın baş kahramanı metün şentürk olsun istedim 1999′un yaz ayında başlıyan olay zamanımıza artı geleceğe dein devam etmiştir bilgilerinize arz ederim
sene 1999 hava sıcaktır esas oğlan metin bir göreve yollanmak üzre üsse çağrılır sevinç içerisinde koşa oynaya üsse giden metin Diyarbakır ergani yakınlarında olan üssün balkonundan doğayı seyretmektedir, doğaya dalmış olan metin kapının gıcırtısıyla irkilir ve atikliğini kanıtlarcasına silahını çekip içeri giren kişinin kafasına dayar sonra kafasına silahını dayadığı kişinin komutanı rauf olduğunu görür ve tırsar haliyle, yaptığı hareketten dolayı görevin elinden alınjaından tırsar. Ama korkusunun tersine rauf sevinmiştir işte seni seçmemin sebebi budur diye cümleler kurmaktadır tırsma yerini şaşkınlıa bırakmıştır. Metin ölece salak salak Raufun surata bakar bu muhabbet geçtikten soora metinin görevine sıra gelmiştir. Rauf Metine sırıtarak:
- Metin bilirsin seni olumgibi severim.
- ‘Bilirim efendim.’ Der Metin
- Metin sana bu gün verceğim görev çok tehlikeli, der Rauf
- Tehlike benim göbek adım, der Metin bişkin bi şekilde
- Bak Metin senin görevin bize tehdit yağdıran uzaylıların marstaki üslerini yok et mek der Rauf aslında bayaa tırsan Metin erkeklie ..ok sürdürmemek için görevi kabul eder binevi gaza gelmektir Metinin yaptığı.
11
Mayıs
2009
Evet. Çok konuşuldu, çok tartışıldı; “Ahmet Abi kimdir? Nedir? Kaç senesinde, nerde doğmuştur? Tahsili nedir, taksiratı nicedir? Ayda kaç para kazanmaktadır? Aya nasıl gitmiştir?
Uzun zamandır susuyorum, bekliyorum biraz daha meraklanın, biraz daha kıllanın diye. Fakat artık zamanı geldi. İşte uzun zamandır merakla ve rahatsızlıkla beklenen CV’im. Nam-ı diğer, Curriculum Vitae. Nam-ı öbür , Ce Vitamini. Aha:
Curriculum Vitae
Ad, soyad: Ahmet Abi
Şu anki sıfatı: Chivi yazarı, Harvard Üniversitesi’nde Sosyoloji Bilimleri Profesörü, Seyyar Nohut-Pilavcıları Koruma ve Yaşatma Derneği başkanı, Amerikan Uzay Dairesi Nasa’da gönüllü kobay.
Sevgili dostlar, seyrediyoruz, bazı bilimkurgu filimleri gösteriliyor. Bunların iyisi var, kötüsü var. Fakat daha çok kötülerine rastlamaktayız son zamanlarda. Malum sinema fiyatları pahallı. Mesela ben bilimkurgu, aksiyon ve korku filimlerine düşkünüm. Ama sanırım fantazi ve bilimkurgu türü daha çok ilgimi çekiyor. Hatta Chivi’den kazandığım kapitalle önümüzdeki aylarda bi bilimkurgu filminin çekimlerine başlamak istiyorum. Filimin konusu kısaca şöyle: Ahmet uzun yıllar uzay gemisi kaptanlığı yapmış, fakat sonra geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu kaptanlığa tövbe etmiştir. Kendini içkiye vermiş, alkolik olmuş, göçmen olmuştur. Bu esrarengiz kazanın ayrıntılarını kimse bilmemektedir. Bir gün federasyon (uzay federasyonu), buna görev verir. Beş yıl yakınında kaza geçirdiği gezegene inecek, orda mahsur kalmış bir araştırma grubunu kurtaracaktır. Ahmet aynı bölgeye gitmeye tırsmakta, o yüzden “Ben yeminliyim, bi daha oraya gitmem” ayaklarına yatmaktadır. Fakat mahsur araştırma grubunda eski manitası Dolores’in olduğunu öğrenince paşa gibi yola çıkar.
Kısaca böyle bir senaryo düşündüm. Fakat sonra karar verdim; okuyuculardan, yani sizlerden gelen senaryoları da değerlendiricem. Benim senaryoyla bir sentezini yapıp yeni bi senaryo şeedicem. Ama bilimkurgu nedir, bir bilimkurgu senaryosu nasıl yazılır, bunlara değinmek istiyorum her şeyden önce.
8
Mayıs
2009
‘Beni tanımazsın ama ben seni tanıyorum. Bin uzay yılı senin için bekledim.
Dünyayı Kurtaran Adam’ filminden
Maço Light
Sene iki bin bir. Koskoca milenyumun birinci senesini bitiriyoruz ve ben halen bayanlardan hoşlanmaktayım. Bi kez daha, böyle hoşlandığım bir bayanla buluşmak için bir barın kapısından giriyorum. Kendisine bu akşamüstü açılmak istiyorum. Fakat dubalara kadar…
Barlar acayip mekanlar. İçki açısından almıyorum. Sosyal bir biçem olarak. Yabancılarda ‘pab‘ diye bir kültür vardır. Aslen İngiliz milletinin icadı olan bu mekanların bizdeki karşılığı ‘bar’dır. Birahane gibi değil yani. Barlarda sine-beş, tele-on olmaz. İşin ilginç yanı, pablarda da hipnotize olmuş gibi maç seyreder İngiliz milleti. Bodrumlu gençlerin, ‘Adamın yanında karısını götürüyoruz, herifin gıkı çıkmıyo abi’ dediği olay da budur zaten.
Neyse geçtim oturdum. Baktım bayan arkadaş henüz gelmemiş. Bekliyoruz mecburen. Barların böyle bir özelliği de vardır. Bi masaya geçip oturursun. Ya birini bekliyosundur ya da öyleymiş gibi yapıyosundur. Arada saate bakmalar falan. Maksat ‘sap‘ demesinler.